16mm
Mansiyon
Ferhat (Ali Özgentürk)
Önemsiz Bir Olay (Ekrem Yenel)
Beyaz Mantolu Adam (Mansur Gündüz)
Yedinci Sanat'ın Değerlendirmesi
8 Mm:
1. Her Gün Yarına Çıkar (Koray Arca)
Mansiyon: Kısa Yorgan (Kaya Tanyeri)
Karton:
1. 65 Kv (Cemal Erez)
16 Mm:
1. Ferhat (Ali Özgentürk)
Mansiyonlar:
Topumu Ver Anneciğim (Kaya Tanyeri)
Apartman (Nurten Karaçivi)
Sinemanın Teknik Gelişmesi (Bengi Atasoy)
BÜSK Kısa Film Yarışması ile üç yıldır süregelen durgunluk sona erdi.
Robert Koleji'nin 'Boğaziçi Üniversitesi' olarak kuruluşundan ve bu üniversiteye
bağlı 'Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü-BÜSK'ün kurulmasından sonra, bu yıl
ilk kez bir 'BÜSK Kısa Film Yarışması' düzenlendi ve ödül kazananlar 19 Nisan'da
açıklandı.
Milliyet Sanat Dergisi
Sayı: 77, Sayfa 8 (1974)
1. BÜSK Kısa Film Yarışması'na Katılma Süresi 18 Mart'ta Bitiyor.
Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü'nün düzenlediği 'Kısa Film Yarışması'nın son
katılma tarihi öne alındı. Daha önce bildirildiğine göre son katılma tarihi 31
Mayıs idi. Yeni açıklanan tarih ise 18 Mart'tır.
Kaynak
Milliyet Sanat Dergisi
Sayı 66, Sayfa 7 (1974)
1. B.Ü.S.K. KISA FİLM YARIŞMASI ÜSTÜNE
Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü tarafından düzenlenen kısa film yarışması 19
Nisan günü yapıldı ve sonuçlandı. Üniversiteli sinemasever gençlerin önayak
olduğu bu yarışma ne anlam taşıyordu, önemi neydi; dört yıllık Hisar ve Devrim
Sineması şenlikleri deneylerinin ardından, 1974'ün koşulları içinde nasıl
değerlendirilmeliydi? Geçen ay yapılan ilk yarışmanın sonuçlarını da göz önünde
bulundurarak bu sorulara kendi yanıtlarımızı verelim.
Kısa bir nitelemeyle Boğaziçi Yarışması denebilecek bu kısa film şenliği, her
şeyden önce bir "iyi niyet'' in ürünü olarak belirdi. Yarışmanın genç
yöneticileri, ülkemizde bağımsız ve yeni bir sinema hareketinin gelişmesi
gereğine inanan ancak, düzenlenen bir yarışmanın tek başına bu hareketin
çekirdeği olamayacağını da gayet iyi bilen, ütopik olmayan arkadaşlardı.
Üniversite bünyesinde böyle bir yarışmanın düzenlenmesini üstlenirken amaçlarını
amatör çalışmaların seyirci önüne çıkmasına katkıda bulunma ve bu çalışmaların
istenen amaca uygun en tutarlılarını da para ödülleri ile destekleme olarak
belirlemeleri, yarışmanın mütevazi niteliklerini daha işin başında belirliyordu.
Boğaziçi Yarışması, böylece kısa film düzeyinde sinema çalışmaları yapan
kişilerin, son kısa film şenliklerinden bu yana geçen üç - dört yıllık
ürünlerinin sergileneceği bir ortam yaratmaktaydı.
GENEL EKSİKLİKLER
Yarışma öncesinden beri bu arkadaşlarla yaptığımız çeşitli görüşmelerde Boğaziçi
Yarışması fırsatının daha olumlu bir biçimde değerlendirilmesi için çeşitli
önerilerde bulunduk. Hareketin salt yarışma biçiminde kalmayıp kısa film ve
bağımsız sinema sorunlarının tartışılacağı bir ortam niteliğini de kazanması
için yarışma süresince tartışmalar, önceki kısa film şenliklerinde dikkati”
çeken kimi filmlerin toplu gösterileri, hatta yarışacak filmlerin daha geniş bir
seyirci kitlesine sunulabilmesi için İstanbul içinde birkaç sinema kurumunda
birden yapılabilecek ortak gösteriler, yalnızca jürinin değil, seyircilerin de
bu gösterilerde düzenlenecek anketlerle en önemli buldukları filmleri seçmeleri
gibi önerilerdi bunlar. Çeşitli nedenlerle de sinema kulübü yöneticilerinin
üniversitenin denetiminde çalışmasının da verdiği ürkeklikle bu tür girişimler
ne yazık ki bu yılki yarışmada gerçekleştirilemedi.
Bu konularda üniversite yönetiminin takınacağı tavrın ne olabileceği de üstünde
durulması gereken konulardan biri olarak belirdi.
JÜRİ SORUNU
Şenliği yönetenlerin bir dezavantajı da önceki Hisar ve Devrim Sineması
şenliklerini izleyememiş olmaları, kısa film alanında yıllardır süregelen
çalışma ve tartışmalardan pek haberdar bulunmamalarıydı. Jüri seçimi konusunda
tutulan tavır, 'bu eski deneylerin sonuçlarını göz önünde tutmadan girişilmiş,
spekülasyonlara haklı olarak açık bulunacak bir tavırdı. Nitekim önceki
yarışmaların en çok eleştirilen yanları jürilerin kararları olmuş, "Genç Sinema"
grubunun Hisar'a karşı çıkışını da en çok verilen sorumsuz kararlar
sonuçlandırmıştı. Bu ortamda "Yedinci Sanat" dergisinden jüriye çağrılan iki
yönetici, ilk elde 7, ya da 9 kişi olarak düşünülen jüri konusundaki
kuşkularını, iyi niyetle girişilen bu tür bir yarışmanın prestijini daha ilk
yıldan zedeleyebilecek nitelikler taşıdığı için özellikle belirttiler ve
düşünülen düzeyde bir jüriye katılamayacaklarını açıkladılar.
Düşünülen jüri, ağırlığı Yeşilçam içi kişilere tanınmış kalabalık bir jüri, bir
“toplama" jüriydi. “Yedinci Sanat" bu konudaki görüşünü şöyle ortaya koymuştu:
“Amaçlanan, ilerde Yeşilçam içinde çalışsın, çalışmasın, Yeşilçam mantığına
karşı düzeyde bir yeni ve bağımsız sinemacı ekolünün tohumlarını atmaksa, bu
işte değerlendiricilik yapacak jürinin bu amaca uygun düşündüğü bilinen
kişilerden oluşturulması gereklidir". Bu konudaki önerimiz, tasarlanan jüriden
vazgeçilip, bizim da içinde yer alabileceğimiz ve böylece ortaya çıkacak
sonuçların sorumluluğunu paylaşabileceğimiz yeni bir jürinin saptanması, bu
jüriye de toplumcu dünya görüşüne sahip olmaktan başka, kısa film ve bağımsız
sinema üstüne kafa yormuş, film yapmış kişilerin alınmasıydı. Bu öneriler de
gerçekleşemedi ve yarışma yöneticileri rektörlüğe yeni bir jürinin kolay kolay
kabul ettirilemeyeceğini belirttiler. Bir bağımsız sinema yarışması jürisini
Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğünün onayına bırakmak, bu işe inananlara herhalde
ters gelmesi gereken bir durumdu.
Boğaziçi Yarışması'nı yönetenlerin ilk jüri tasarısına karşı temel kuşkumuz
Yeşilçam'ın toplumcu bilinen kesiminin dahi kısa filmi değerlendirirken
"gevşeklik" içine düşebileceği ihtimaliydi. Ayrıca saptanan jüri ortak bir
karara kolayca varabilecek nitelikte görünmüyordu. Nitekim bu yılın jürisinin
kararlarını, önceki yarışmalarda izlediğimiz türden gerekçelerle kamu oyuna
açıklayamadığı görüldü. Değerlendirmelerin oylama yöntemiyle yapıldığı da ayrıca
öğrenildi. 1. BÜSK Kısa Film Yarışması jürisinin, görüntü yönetmeni Orhan
Kapkı'nın son anda mazeret beyanı ve Üniversiteyi temsilen katılması zorunlu bir
kişi olarak da öğretim üyesi ipek Ural’ın girmesi ile aldığı son biçimi şu
şekildeydi: Nusret ikbal (yapımcı), Bilge Olgaç (yönetmen), Aydın Sayman (sinema
yazarı), İsmet Soydan (yönetmen, senaryo yazarı), Cengiz Tuncer (romancı,
yayıncı), ipek Ural (öğretim üyesi).
Yarışmaya 15 kadar filmin katılacağı bilinirken, son bir - iki gün içinde
uzunlukları da bir hayli fazla olan 5 film daha katılınca, aynı gün içinde iki
seans yapılması olanaksız hale geldi, gece seansına gelenler, ancak ödül alan
filmleri izleyebildiler. l. BÜSK yarışması organizasyon ve gösterim yönünden
hayli aksamalar gösterdi.
BİR KIYASLAMA VE SONUÇ
Yarışmaya 8 mm. de (10). 16 mm. de (7) ve karton dalında da (3) film katıldı.
Kartonlardan biri 16 mm., ikisi 8 mm. yapılmıştı... Önceki Hisar şenliklerinde
ise katılan film sayıları şu şekildeydi: 8 mm.: 1967: 30 film: 1968: 15 film;
1969: 7 film; 1970: 4 film. Hisar'da 1969 yılında Genç Sinema grubu tarafından
girişilen protesto sonucu film sayıları da azalmış, bu grup 1970'de 1: Devrim
Sineması Şenliği'ni düzenlemişti. Bu yılkı 1. BÜSK Kısa Film Yarışması'na,
ödüllerin önceki yıllara göre yüksekliğine karşın az filmin katılması, kısa film
dalında üç yıldır bir durgunluk dönemine girildiğini açıkça ortaya koydu. Bu
gerçek, kısa film dalında bu tür ödüllü bir yarışmanın her şeye karşın sinema
yapmak isteyen kişiler için bir teşvik anlamı taşıyabileceğini gösterdi. BUSK,
gelecek yıl kısa film ve bağımsız sinema alanında yoğun bir forum niteliği
kazanıp, jüri konusunda tutarlı ve istenen amaçlara yönelik bir seçim de
uygulayabildiği takdirde şenlik, kısa film ve bağımsız sinema çalışmaları için
yararlı bir ortam haline getirilebilecektir. Ancak bu alanda tek ortam olarak
Üniversite yönetiminin etkisi altındaki BÜSK'ü görmek de doğru değildir.
Unutulmaması gereken nokta, toplumcu, devrimci sinema çalışmaları için Boğaziçi
Yarışması’nın yalnızca bir gösterim, tartışma ve ödüllendirme platformu
olabileceği, bu tür bir sinemanın ise elbette buna inanan kişiler tarafından
şenlik amacını gözeterek ya da gözetmeyerek şenliğin dışında
gerçekleştirileceğidir. Bu konuda söylenebilecek son söz, BÜSK yöneticilerinin
de bağımsız sinema çabalarına katkıda bulunabilmek için toplumcu bir sinema
anlayışı içinde, buna inananlarla elbirliği etmeleri ve şenliği bu hareketin
parçası olacak daha yararlı bir çizgiye oturtmalarıdır. Ancak şenliğin bir
çizgiye oturmaması halinde, bağımsız sinemaya inananların şenliğe karşı
çıkmaları da doğaldır. Üniversite bünyesindeki şenlik çalışmalarının nasıl bir
yol izleyeceğini önümüzdeki yılların yarışmaları belirleyecektir.
GÖSTERİLEN FİLMLER
Bu yılki jürinin "toplama" ve "karma" bir nitelik taşıması ortaya bizce birtakım
çarpık sonuçların çıkmasını ve gereksiz filmlere de ödüller verilmesini
doğallıkla sonuçlandırmış oldu. Bu yılki şenliğe katılan filmler arasında olgun,
başarılı bir sinema formasyonuna sahip bulunan, ayrıca da günümüzün ya da geride
bıraktığımız toplumsal yönden çalkantılı son üç - dört yılın devrimci siyasal
bilincini yansıtan tutarlı ürünler yok denecek kadar azdı. Sosyal demokrat dünya
görüşünün yansıdığı birkaç örnek, çok başarılı olmayan anlatım dilleri içinde
film yokluğunda ister istemez prim tanınabilecek yapıtlar oldular. Siyasal
yönden çok tutarlı olmamasına karşın anlatım açısından başarılı örnekler de
şenlikte dikkati çekti. Bu filmler, özellikle 20 dakikalık çekilmez belgesel, ya
da konulu çalışmaların yanında hiç değilse seyir yönünden bir rahatlık
getirdiler.
8 mm. de İsmail Alacalı, Çukur adlı filmini çektikten sonra seyretmemişe
benziyordu. Ankara'nın göbeği Kızılay'daki yeraltı inşaatının bir türlü
bitirilmediği için halkta öfke yarattığını son derece kötü ve bulanık
görüntülerle anlatmaya çalışan film, karşı çıktığı beledi aksaklıklarla tipik
bir küçük burjuva görüşünü yansıtıyordu. Alacalı, filminin kötülüğünü kendisi de
görüp, değerlendirme öncesinde yarışmadan çektiğini açıkladı. Süper 8 mm. ile
çekilen 108 Numara da Cem Dinç için yarışmaya katılmaması gereken başarısız bir
filmdi. 1972 Türkiye Atletizm birinciliğinde 110 m. engelli koşan atletler
gösteriliyor, bir yandan da çeşitli kent görüntüleri verilerek anlaşılamayan
paralellikler kurulmaya çalışılıyordu.
8 mm. de bir başka başarısız film de Selâhattin Tozan’ın Halka Açık
Şirketler’iydi. Vapurdan inen insanları, ayakları gösterip ”halk"ı açıklayan
Tozan, sabah, boğaza karşı evinde gazete okurken halka açılan holding'lerin
ilânını gören genç bir adamın gidip hisse senedi satın almasını gösteriyor,
sonra da toto dolduran bir genci, işportacıları, inşaat işçilerini yansıtıp üç
açık elin yumruklaşması görüntüsüyle filmini bitiriyordu. Tozan’ın görüntüleri
temizdi ama filminin olay kurgu ve etkisi çocukça ve zayıf bir nitelik
taşıyordu...
Teoman Bitiren'in 20 dakikalık sessiz ve belgesel Ankara Yürüyüşü
ise Robert Kolej'in özerk üniversite“ olmasını isteyen öğrencilerin Ankara'daki
yürüyüşlerinden görüntüler veriyor, (ulusal eğitim, bağımsız Türkiye, özerk
üniversite) pankartlarını, bildiri dağıtan gençleri göstermekle yetiniyordu. Bir
olguyu saptama ve iletme açısından dürüst sayılabilecek film, 10 dakika da
olabilirdi, 60 dakika da. Ayrıca bir yorumu yoktu. Ve görüntü yönünden bulanık
ve yetersiz bir çalışmaydı... Nedim Göknil’in süper 8 mm. ile renkli olarak
çektiği 20 dakikalık Ahtapot ise yarışmanın teknik ve anlatım yönün , den iyi
filmlerindendi. Oysa Göknil, Bodrumlu bir gençle, oraya tatile gelen ve
anlaşmazlık içindeki bir yabancı çiftin bozulmaya, bitmeye, dağılmaya mahkum
ilişkilerini anlatsa ne olur, anlatmasa ne olurdu? Ahtapot karşı olduğumuz bir
sanatçı sorumsuzluğunun tipik bir örneğiydi. Göknil, filminde gergin, gerilimli
bir fon müziğinden boncuk ve ahtapot simgelerine kadar her çeşit "sanatsal"
elemanları da başarıyla kullanmıştı, oysa ortaya çıkan filmin önemsenecek hiç
bir sözü yoktu.
Hisar'ın gediklilerinden 54 yaşındaki mimar, Ekrem Yenel'in Mor Renkli Şişeleri,
jürinin ikinciliğe lâyık bulduğu film oldu. Yenel'in 20 dakikalık. müzikli,
siyah-beyaz filmi bir "science-fiction"dı ve 1990 yılını, yani yalnızca 16 yıl
sonrasını ele alıyordu. Yenel'in toplumcu film yapma adına zorlama sonucu
çektiği izlenimini veren filmin konusu, biraz Aldous Huxley'in materyalist
sayılamayacak science - fiction'ı "Yeni Dünya" dan, biraz da Truffaut'nun "Fahrenheit
451" ine konu olan Ray Bradbury'nin romanından alınma öğeler taşıyordu. Yenel,
doğurmanın yasaklandığını varsayıyor, insanların çeşitli renkli şişelerde alfa,
beta, gama gibi sınıflar halinde üretildiğini gösteriyor, ayrıca yoksulların
tecrit edildiği bir yasak bölgeden söz ediyordu. Kitap okuma ve yazmanın
yasaklandığı bu düzende, düzene karşı çıkan bir gencin ezileceğini gösteren bir
rüya bölümüyle de karamsar bir yoruma ulaşıyordu. Film kopya öğelerin
derlenmesiyle oldukça dengesizdi. Bugünün sorunlarına ışık tutmaktan çok,
soyutlamalarla bu sorunları çarpıtmaktan başka bir işe de yaramıyordu. Bizce
ciddiye alınmayacak bir fantezi düzeyindeydi.»
8 mm. de Kaya Tanyeri'nin üç filmi gösterildi. İlk iki Hisar'da "Galata Köprüsü"
ve "Bıçak" adlı 8 mm. lik iki filmi gösterilen ve "Bıçak" la bir ikincilik ödülü
alan 44 yaşındaki amatör fotoğrafçı Tanyeri'nin belirli bir anlatım tecrübesine
ulaştığı, ancak dünya görüşü olarak sosyal demokrat çizginin dolaylarında
kaldığı dikkati çekti. Jürinin oybirliği ile birincilik ödülü verdiği Bugün 23
Nisan, görüntüleri çok başarılı sayılmayacak, çeşitli çocukların kamera
karşısında poz verdiği, bayram şiirlerinin okunduğu, arada bir Atatürk resminin
gösterildiği ve bayrama gelenlerin rastgele çekimlerinden oluşan önemsiz, kolay
bir çalışmaydı. Jürinin beğendiği özelliği herhalde arada sırada yoksul
semtlerden çocuk görüntüleri vermesiydi. Bu da çok önemli bir buluş ve anlatım
özelliği sayılamazdı. Tanyeri'nin Bayramınız Kutlu Olsun filmi daha da
önemsizdi. Bir ailenin arife günü hazırlığını, çarşı alışverişini, son iftar
akşamını, Şeker Bayramı namazını bayramlaşma ve ziyaretleri belgesel çekimlerle
anlatmaya çalışıyordu. Müzikli olmasına karşın pek dayanılacak nitelikte bir
çalışma değildi. Kısa Yorgan ise Tanyeri'nin ele aldığı konuyu daha temelden,
daha derinden ortaya koyma çabasını gösteren, görüntü açısından' da ötekilere
göre daha düzgün bir çalışmasıydı. Fabrikası kapanan ve işsiz kalan bir işçinin
çaresizliğini, geçim sıkıntısını ve borç bulma çabalarını ele alan film, arka
plânda da bir iş adamının işçilerine önerdiği yaşam kurallarını (ak akçe kara
gün içindir; ayağını yorganına göre uzat; vb..) vererek, işçiye benimsetilen
burjuva mantığını sergilemeye çalışıyor, Tom Jones'un "Come on baby" melodisiyle
geçim zorluğunu yanyana getiriyordu. Seyirciye 600 TL. maaşlı, evli ve çocuklu
bir adamın yıllık tasarrufunu soran Tanyeri, sonunda kahramanını intihar eden
birisi olarak koyarak yaşamın gerçeklerine "pesimist" bir gözle bakmanın ötesine
geçemiyordu. Ama bizce Kısa Yorgan, Bugün 23 Nisan'a göre daha Özenli. yorumlu
ve titiz bir çalışmaydı.
8 mm. de jürinin sonuçta saf dışı ettiği Koray Arca'nın Her Gün Yarma Çıkar adlı
filmi bizce bunca tutarsız yapıt arasında birinciliği alabilecek bir çalışmaydı.
Arca, yakın geçmişin siyasal olayları karsısında sorumluluk duymuş bir kısa
filmci olarak hemen dikkati çekti. Film, konusuyla, biraz kuru, şematik ve
mekanik bir yapıdaydı ama mizansen başarısıyla ve titiz görüntüleriyle çoğu
yapıtlardan ayrılabiliyordu. Arca, işçi arkadaşına bildiri dağıtarak yardım eden
bir genç kızın, tutuklanıp işkence görmesini ve çıktığında önceleri rastladığı
(kahrolsun faşizm) yazılarına daha bilinçlice bakışını anlatıyordu. Filmin
olumsuz yönleri, konunun şematikliği, kızın baştaki durumunun yeterince belirli
olmaması, grev olayının kızın hikâyesi ile bir uyum içinde verilmemesi, ayrıca
grevin çok statik bir anlatımla yansıtılması ve filmin finalinin yeterince açık
olmamasıydı. Kızın işkence sonucu sürten ayakları, grup halinde gösterilen
ayaklardan ayrı tutuluyor, bir araya getirilmiyor, böylece sanki aydın kızın
emekçilere önderliğinin gösterildiği sanısı uyanıyordu. Arca’nın bir hatası da
"slogancı", derinliği olmayan bir sinemaya takılmasıydı. Filme müzik olarak
kullanılan devrim ezgilerinin getirdiği coşku, bu slogancılıkla birleşince
ortaya “biçimsel devrimci“ bir yapıt çıkma tehlikesi doğuyordu. Aslında kısa
filmde "slogancılık" la yetinip sorunları derinlemesine işleyememe eksikliği tüm
kısa filmciler için de özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta olarak
belirdi. Yine de Her Gün Yarına Çıkar, örneğin 4 yıl önceki Genç Sinema filmleri
arasında bile yakalanamayan bir öz-biçim dengesini belli bir ölçüde tutturmuş,
her şeyden önemlisi toplumunun siyasal olguları karşısında sorumluluk taşıyan,
seçimini doğru yapmış bir deneme olarak birinciliğe tek aday olmalıydı.
Karton filmler arasında da Atilla Ülkümen'in süper 8 mm. lik renkli iki filmi
Güç ve Yolculuk ödüle lâyık çalışmalar sayılamazdı. Ülkümen, filmlerinde belki
bir şeyler anlatmak istemişti ama bunu kendisinin dışında kimse ve pek
iletebildiği söylenemezdi. Ülkümen'ın bu filmleri ayrıca canlandırma açısından
ilkel, ritim açısından da tekdüze bir nitelik taşıyorlardı. Ama Cemal Erez'in 16
mm. lik renkli, 65 KV’ı bizce yarışmanın en tutarlı üç filminden biriydi.
Erez'in filmi, gerek öz, gerekse canlandırma ve ritm açısından beklenmedik bir
ustalık taşıyordu. Çizgi yönünden demirperde canlı - resimcilerinden ve
özellikle Jan Lenica'dan etkiler taşımasına karşın, 65 KV. Türkiye için de
geçerli bir sorunu başarıyla yorumluyordu. izin gününde dahi kurulu düzenin
belli şartlamaları içinde hareket eden bir işçi, (B) yolundan gitmesi
gerekirken, (A) dan yürümeye başlıyor, bilinçlenip kendisini kuran anahtarı
atıyor ama düzen dışı davrandığı saptanıp yok ediliyordu. Erez’in filmini Türk
canlı-resim sineması içinde, Tan Oral'ın "Sansür" ve Tonguç Yaşar'ın "Yaşa Don
Kişot" gibi başarılı denemeleri arasında anmak, artık rahatlıkla mümkündü.
16 mm. dalında gösterilen 7 filme gelince. Lâtife Çeyrekçibaşı'nın Hollanda’da
yaptığı renkli, Metamorfoz (Psychodelic light show) ışık oyunları ile insan
yüzlerini değişik göstermeyi amaçlamış, teknik yönden başarılı ama gereksiz bir
fantezi idi. Ekrem Yenel'in Önemsiz Bir Olay ve Mansur Gündüz'ün Beyaz Mantolu
Adam gibi mansiyon alan iki film ise jürinin tutarsız kararlarının bir anısı
olarak kalacaklardı. Adı gibi önemsiz bir olayı anlatan Yenel'in filmi,
patronunun sekreterine âşık olan, kadından yüz bulamadığı için patronunu
öldüren, tutuklanan, sonunda (anladığımız kadarıyla) yaptığından pişmanlık duyan
bir adamın hikayesiydi. 58 yaşındaki Mansur Gündüz ise toplum içinde hep gülünç
duruma düşen beyaz mantolu bir adamın ölüme dek giden saçma - sapan hikayesiydi.
Toplam 30 dakikayı geçen bu iki film, seyircilere sinemadan usanç getirirken,
her nasılsa jüri tarafından iki mansiyona lâyık bulundular.
Daha aklı başında beğeni ölçülerine sahip bir başka “karma" jüri dahi, bu dalda
Ferhat'ın dışında, düzgün, özenli bir sinema çalışması getiren Kaya Tanyeri'nin
Topumu Ver Anneciğim’ine ya da Nurten Karaçivi’nin yeterince tutarlı olmasa da
Sabahattin Ali’den yaptığı hikâye uyarlaması Apartman'a mansiyon tercihini
kullanabilirdi. Topumu Ver Anneciğim, iddialı olmayan ama kendi içinde anlam
taşıyan bir yapıttı ve Kaya Tanyeri'nin 16 mm ile daha da rahat, başarılı bir
anlatım düzeyine ulaştığını gösteriyordu. Tanyeri, ustalıklı görüntülerle bir
marangoz atölyesinde yardımcılık yapan küçük bir çocuğun, çalışma yerindeki
işçilerin dünyalarına ve gerçeklerine olan uzaklığını, yabancılığını ve özgür
olma, oyun oynama yönünde beliren çocuksu özlemlerini dile getiriyor, gerçekçi,
duyarlıklı bir sinema çalışması veriyordu. Karaçivi de Apartman'da profesyonel
bir anlatım rahatlığı içinde görülüyor, ancak şematik hikâyesini gereğince
boyutlandırabilmeyi başaramıyordu. Amele baba okuyan hamal oğlu ve hasta
anne'den meydana gelen bir ailenin dramını yansıtan film, yetersiz bir hikâye
kuruluşu içinde kolayca sonuçlanıveriyor, duygulandırmanın ötesine geçemiyordu.
Bengi Atasoy'un kurgu filmi Sinemanın Teknik Gelişmesi de jüri tarafından
eğitsel bulunarak değerlendirme dışı bırakılmıştı (!) Jüri bu kararıyla
sinemanın, hele kısa filmin önemli bir görevini, bilgi iletme görevini görmezden
geliyor, Uydurma konulu filmlere mansiyon vererek bir çeşit Yeşilçam mantığıyla
hareket etmiş oluyordu. Atasoy, elde ettiği eski filmlerden asgarî düzeyde
yararlı ama yetersiz bir belge filmi çıkarmış, sinemanın teknik gelişmesini
Edison öncelerinden Cinerama’ya kadar en kaba hatlarıyla özetlemekle yetinmişti.
Bu tür eğitici belge filmlerinin. ideolojik sorunların da önemsenmesi koşuluyla
desteklenmesinde yarar vardı.
Jüriden, ne birincilik, ne ikincilik, onun yerine ise bir mansiyon alabilen
Ferhat filmi de bizce 16 mm. lik filmler arasında (hele Öteki mansiyon verilen
filmler düşünülürse) birincilik ödülünü alabilecek önemdeydi.
Daha önce 8 ve 16mm. lik kısa film denemeleri bulunan 29 yaşındaki Ali Habip
Özgentürk, "devrimci sinemaya giden yolda halkıma, insanıma yaklaşma çabası"
olarak tanımladığı Ferhat'ta kan davası gibi töresel bir olguya yaklaşıyor, bu
olguya sarılmış bir annenin, olgunun dışında, bunun anlamsızlığını simgeleyen
saf, naif oğluyla birlikte şehre, öç almaya gidişlerini anlatıyordu. Bazı teknik
aksamalarına, karşın, toplumunun sorunlarına yönelmiş, kolay ve çabuk
devrimciliğe ödün vermemiş, iyi görüntülenmiş, titiz bir çalışmaydı Ferhat.
Yarışmanın en profesyonel filmiydi de, Özgentürk'e Şimdilik yöneltilebilecek tek
eleştiri, ele aldığı sorunu yeterince yansıtıp yansıtamadığı konusunda
olabilirdi. Filmin teması daha çok dialoglarda belirleniyor, konuşmaların yer
yer net anlaşılamaması anlam kopukluklarına yol açıyordu. Özgentürk’ün bundan
sonraki çalışmalarında dialoglara bu denli ağırlık vermemesi gerektiği ağır
basan bir görüş olarak beliriyordu.
Her şeye karşın "Yedinci Sanat" ın 16mm. birincisi yine de Ferhat oldu.
Yedinci Sanat
Yarışmanın Sonuçları
8mm:
1. Bugün 23 Nisan (Kaya Tanyeri)
2. Mor Renkli Şişeler (Ekrem Yenel)
Karton:
1. 65 Kv (Cemal Erez) 16 Mm.
2. Güç (Atilla Ülkümen) 8 Mm.
16 Mm:
Mansiyon:
Ferhat (Ali Özgentürk)
Önemsiz Bir Olay (Ekrem Yenel)
Beyaz Mantolu Adam (Mansur Gündüz)
Yedinci Sanat'ın Değerlendirmesi
8 Mm:
1. Her Gün Yarına Çıkar (Koray Arca)
Mansiyon: Kısa Yorgan (Kaya Tanyeri)
Karton:
1. 65Kv (Cemal Erez)
16 Mm:
1. Ferhat (Ali Özgentürk)
Mansiyonlar:
Topumu Ver Anneciğim (Kaya Tanyeri)
Apartman (Nurten Karaçivi)
Sinemanın Teknik Gelişmesi (Bengi Atasoy)