13. BIFED - Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali
2026
Son Başvuru Tarihi: 1 Nisan 2026
Bozcaada Belediyesi
Bozcaada, Çanakkale
Tel: +90 541 534 20 59
bifed.org
info @ bifed.org
BIFED 2026 başvuruları açılmış!
Empati, eşduyum ya da duygudaşlık; bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu
durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek demektir.
Bugün ben Filistin’de, Kongo’da, Sudan’da, İran’da, Yemen’de, Uganda’daki
katliamlar karşısında, empati yeteneği olan biri olarak (ayıptır söylemesi)
empati yeteneği olmayan birine oranla, belki on saniye bekleyerek bifteğimden
bir lokma alıyorumdur. Bundan başka bir fark yok. Tüm bu korkunç dünyayı her
akşam oldukça rahat bir koltuktan izliyorum.
Yakın dövüş sporlarında, alınan darbelerin etkisini azaltmak için çok yoğun bir
şekilde örneğin bacaklar, örneğin dizden aşağısı, sert zeminlere veya maddelere
defalarca vurulur. Bizim görmekten bile acı duyacağımız vuruşlara o bacaklar, o
mide bölgesi, o çene rahatlıkla dayanır, hatta acımaz bile bazen. Bu çok açık
bir “duyarsızlaştırma” sürecidir. Toplumun çok yoğun tükettiği ana akım medya ve
sosyal medya da kazara falan değil, tıpkı vurucu, kırıcı sporlarda olduğu gibi,
tam da amacı bu olduğu için bizi duyarsızlaştırır ve empati hissini yok eder.
Hem sert sporlarda hem de toplumlarda duyarlılık ve empatiyi azaltmak için
kullanılan bu yöntemin en önemli özelliği sürekli, ara vermeden yapılması
gereğidir. Bu duygusal yorgunluk toplumda çok ciddi hasarlar yaratır. Yaratıyor.
Monokültür tarımın temel özellikleri şöyledir: İşte on bin dönüm arazideki tüm
ağaçları köklersin; tüm dereleri, çukurları dozerle doldurursun; tüm çalı, taş
duvar gibi geçmişe ve coğrafyaya ait “engelleri” yok edersin ve dümdüz,
engellerinden arınmış bir dev toprak alan elde edersin. Buraya “çok yüksek
verimli”, “hibrit” mesela mısır dikersin, soya da olur; sonra gereken tüm
kimyasal gübreleri ve pestisitleri boca edersin. Sonunda elde ettiğin çok yüksek
verimli mısırı, üzümü, soyayı, çok az emek ve insan gücü gerektiren,
tekerlekleri iki insan boyunda dev makinelerle toplarsın. Buraya kadar her şey
iyi görünür. Ama iyi olan hiçbir şey yoktur.
Bu engelsizleştirme, düzleştirme sürecinde tarım yaptığınız alan; kuşların,
böceklerin, memelilerin sığınacağı yaşam alanlarını, tüm biyotayı, ekosistemi,
biyoçeşitliliği yani yaşamı yok etmekle kalmamıştır. Bu mısıra ya da yoncaya ya
da soyaya attığınız pestisitleri, örneğin Mississippi Nehri yağmurlarla Meksika
Körfezi’ne taşır ve buraya akan zehir dünyadaki en büyük cansız okyanus alanını
oluşturur. Meriç Nehri de pirince, ayçiçeğine atılan zehri, tekstil
fabrikalarının kimyasalına karıştırarak Marmara’ya ulaştırır, Marmara’yı
öldürür. Yani bu tekleştirme; tarımda, doğada, sosyal yapıda her yere uzanan
bitimsiz hasarlar ve ölüm yaratır. Üstüne, ürettiğiniz bu ürün de zehirli ve
kötü, zararlı bir besindir. Bunu yiyenler de sağlık sektörünü kalkındıran önemli
müşteriler olur. Hastalanırlar. Tarımdaki bu yaklaşım bedenlerimizi hasta eder,
aynı hastalıklı yaklaşımlar sonucu toplumlar da hastalanır ve bugün olduğu gibi
örneğin ırkçılık olarak ortaya çıkar.
Toplum hastalanmıştır. Doğa hastalanmıştır. Atmosfer hastalanmıştır. Okyanus
hastalanmıştır. Doğayı, kenti her geçen gün daha hasta eden ortamı da kapitalizm
beslemektedir. Kaynakların; özellikle bu kaynakların doğal sahipleri olan yoksul
kalabalıklarca korunamayan, kamusal, herkese ait, tüm dünya insanlığına ait
stokların, (örneğin balık ve altın) acımasızca ve her türlü geleceğe dair
endişeden sıyrılmış zalimane tüketimi yoksunluk ve yoksulluğu arttırır.
Günümüzde belli ortamlarda bu durum bir grup yoksulu o kadar çaresiz bırakır ki
onlar da bulabildikleri her yöntemle, nergis soğanından deniz kestanesine,
gergedan boynuzundan köpekbalığı yüzgecine kadar kapitalizmin moda ettiği ve
para eden, çığlık atamayan ve kendini savunamayan; bulabildikleri her türlü
kaynağı talan etmekteler. Haklı sebepleri var. Evde çocuk aç ve süt bekliyor.
Ancak tüm bu aktiviteler; mesela Shell’in Nijerya’daki petrol sızıntısı
sonrasında mahvettiği Nijer Deltası; örneğin denizhıyarı tüketildiği için
balıkların yok olduğu kuzey Ege; örneğin altın, gümüş, nikel madenlerinden
mahvolan Kazdağları; örneğin Meksika Körfezi’ni çöle çeviren BP yangını; örneğin
insanların kiralık ev ve güvenli iş bulmakta büyük güçlük yaşadıkları tüm
metropoller; Barselona, Lizbon, Berlin, İstanbul… Tüm bunlar çok azalan ve çok
adaletsiz dağılan kaynak sorununu derinleştiriyor ve kavga sertleşiyor.
Sertleşecek de. Bu gerçek mekânlarda sertleşen koşullar ve yaşam, sanal ortamda
daha da sertleşerek yansıyor.
Aslında Çin’den, ABD’den ve Rusya’dan ümidi kesmiş, Avrupa’ya bakıp duruyorduk.
Onu da gördük. Filistin sınavından sonra güvenebileceğimiz tek şeyin kendimiz ve
geliştirebileceğimiz dayanışma olduğunu gördük. Bunun alanları da daralıyor gibi
görünebilir. Ama kapkara bulutların ardından çıkıveren güneş gibidir dayanışma.
Başka çaremiz yok.