DOCUMENTARIST
Istanbul Documentary Days
İstanbul Belgesel Günleri
http://www.documentarist.org
Üç yıl önce Kurgucular Dayanışması (KUDA) işbirliğiyle Documentarist kapsamında
verilmeye başlanan Kurgu, Görüntü Yönetimi ve Ses Tasarımı Ödülleri’nin bu yılki
jürisi Eli Haligua, Meryem Yavuz ve Tuvana Simin Günay’dan oluşuyor.
Documentarist’ten hafıza, direniş ve tanıklık çağrısı
Documentarist İstanbul Belgesel Günleri’nin 19’uncusu 13 Haziran’da başlıyor.
Hafıza, direniş ve toplumsal hareketleri odağına alan festival zengin
programıyla katılımcıları politik bir yolculuğa çıkaracak.
Festival ekibinden Emel Çelebi, Necati Sönmez, Melike Ölker Olcan, Emre Serbes
ve Güliz Sağlam sorularımızı yanıtladı.
Documentarist 19. İstanbul Belgesel Günleri, 13 Haziran’da başlıyor. 21
Haziran’a kadar katılımcıları ağırlayacak olan festival; arşiv, hafıza ve
toplumsal mücadeleleri merkeze alan programıyla seyirciyi geçmiş ile bugün
arasında politik bir yolculuğa davet ediyor. Hakikatin giderek daha fazla
manipüle edildiği, hafızanın silinmeye çalışıldığı bir dönemde belgesel sinema
festivalde yalnızca bir anlatı biçimi değil, bir tanıklık ve direniş alanı
olarak öne çıkıyor.
Documentarist’in bu yılki programında arşiv görüntüleriyle çalışan sinemacılar,
toplumsal hafızanın izini süren yapımlar, ekolojik mücadelelere odaklanan
filmler ve kadınlarla LGBTİ+’ların deneyimlerini görünür kılan hikâyeler öne
çıkıyor. Portekizli yönetmen Susana de Sousa Dias’ın onur konuğu olarak
ağırlanacağı festivalde, İran sinemasına ayrılan özel bölüm ve farklı
coğrafyalardan belgeseller de dikkat çekiyor.
Festival ekibinden Emel Çelebi, Emre Serbes, Güliz Sağlam, Melike Ölker ve
Necati Sönmez ile bu yılın öne çıkan temalarını, arşivin neden yeniden politik
bir mesele hâline geldiğini, ekolojik krizin sınıfsal boyutlarını, genç
belgeselcilerin karşılaştığı zorlukları ve dijital çağda hakikatin izini süren
belgesel sinemanın imkânlarını konuştuk.
Bu yıl festivalde hangi temalar öne çıkıyor? Documentarist’in genel ruhunu nasıl
anlatırsınız?
Bu sene coğrafi olarak bakarsak, Avrupa’nın İberya yarımadasının festivalin
belli başlı odaklarından biri olduğunu söyleyebiliriz. İberya bildiğiniz gibi
Avrupa’nın güney-batı ucunda İspanya ve Portekiz’i içine alan bölgesi.
Portekiz’in en tanınmış belgeselcilerinden Susana de Sousa Dias festivalin onur
konuğu olurken, 3x3 bölümünün birini İspanya’dan belgeselci ikili Concha
Barquero & Alejandro Alvarado’ya ayırdık. Tematik olarak, festivalin bu sene
arşiv malzemesi ile yapılan filmlere özel bir alan açtığını, bu alanda hem güzel
belgesel örneklerini paylaşmayı hem de arşivin politikası üzerine tartışma
açmayı hedeflediğini ekleyebiliriz. Bunların ötesinde, Documentarist’in ruhunu
her zamanki gibi bağımsız belgeselin nabzını tutmak, yaşadığımız dünyaya dair
söz söyleyen politik filmleri öncelemek, bu tür filmler yapmaya ve paylaşmaya
çalışanlar arasında dayanışma ağları örmek ve bazı hassas sorunları tartışmaya
açmak şeklinde özetleyebiliriz.
Seyircileri nasıl bir seçki bekliyor? Programı oluştururken filmleri hangi fikir
ve temalar etrafında bir araya getirdiniz?
Uzun süredir davet etmek istediğimiz Portekizli sinemacı Susana de Sousa Dias’ı
bu senenin onur konuğu olarak erken bir tarihte belirlemiş ve katılımını teyit
etmiştik. Dolayısıyla, onun yaptığı filmlerin ortak temaları, arşivle çalışma
tarzı ve belgesel estetiği bu yılki programın odak noktalarından biri haline
geldi. Bu odak, toplumsal ve kişisel hafızanın izini süren, resmi tarihin
boşluklarını dolduran diğer sinemacıların pratikleriyle de derinleşiyor. Nitekim
bu yıl, yönetmenlerin bellek katmanlarını nasıl eşelediğine bakan 3x3
bölümümüzün hem İspanya’dan konukları Concha Barquero ve Alejandro Alvarado,
İran’dan konuğu Maryam Tafakory hem de Türkiye’den konuğu Berke Baş var. Kimi
buluntu görüntülerle ve resmi arşivlerle çalışarak egemen anlatıları bozuma
uğratıyor, kimi ise yakın tarihin tanıklıklarını kaydederek toplumsal hafızaya
alternatif canlı arşivler bırakıyor. Farklı coğrafyalardan ve yöntemlerden gelen
tüm bu isimler, geçmişi sadece anımsatmak için değil, bugünün hakikatini yeniden
kurmak ve estetik birer direniş alanı yaratmak için kamerayı bir hafıza aracına
dönüştürüyor.
Bölgemizde son dönemde hem rejim karşıtı isyanlara sahne olurken İsrail ve
ABD’nin saldırılarına maruz kalan ülkelerden birine İran’a da yakından bakmak
istedik. Dolayısıyla “Konuk Ülke” bölümümüzü İran’a ayırarak kapsamlı bir seçki
oluşturduk.
CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği tarafından
desteklenen ve geçtiğimiz aralık ayında başlattığımız “Tükettiğimiz Dünya Gezici
Ekolojik Belgeseller” projemizin ikinci İstanbul ayağı da yine Documentarist’te
yer alıyor. Bu bölüm kapsamında Ekvador’dan Hollanda’ya Slovenya’dan
Azerbaycan’a, Türkiye’den Arjantin’e kadar çok sayıda ekolojik mücadele
hikâyelerine tanık olacağımız bir seçki hazırladık.
Ayrıca festivalin diğer önemli seçkileri “Kadın ve LGBTİ+ Hikâyeleri” yine hem
tüm dünyadan hem Türkiye’den birbirinden farklı ve özgün hikâyeleri bir araya
getiriyor. FAMU’dan A. Nazlı Kaya ile birlikte kürasyonunu yaptığımız
“Canlandırma Belgeseller” bölümünde animasyon belgesel dünyasına dalarken
“Uluslararası Panorama” bölümünde güncel belgesel dünyasını mercek altına
alıyoruz.
“Direniş Bobinleri” etkinlik kapsamında seyirciyle buluşacak.
Concha Barquero & Alejandro Alvarado’nun filmlerinde sansür ve kayıp sinema
tarihi öne çıkıyor. Bugün arşiv ve hafıza neden yeniden politik bir mesele
haline geldi?
Concha Barquero ve Alejandro Alvarado çeyrek asırdır birlikte çalışan,
İspanya’da belgesel alanında yönetmenlik dışında eğitmen ve araştırmacı olarak
da tanınan bir sinemacı çift. Hem yönetmenliğini hem de yapımcılığını da
üstlendikleri, toplumsal hafıza, yokluk, tarihsel yaralar, politik sansür gibi
temaları işleyen filmleri pek çok festivalden ödüllerle döndü. İkiliyi son
filmleri “Direniş Bobinleri” (Caja de resistencia, 2024) ile geçen sene
festivale davet etmeyi planlamıştık, her şey ayarlanmıştı. Ancak seyahatlerine
kısa bir zaman kala Concha Barquero’ya hastalık teşhisi kondu ve tedavi süreci
başladı. Bu yılın başında da maalesef ölüm haberi geldi. Acı bir şekilde,
planımız şekil değiştirerek Concha’yı anma etkinliğine dönüştü.
Sinemacı çift yıllardır bir yönetmenin izini takip ediyor: Franco diktatörlüğü
döneminde işlenmiş bir katliamı konu alan “Rocio” adlı filmi sansürlendikten
sonra ülkeyi terk ederek Portekiz’e yerleşen, sonrasında bir dizi film projesi
hayal ettiği halde hiçbirini gerçekleştiremeden dünyaya veda eden Fernando Ruiz
Vergara’nın hikâyesi bu. Bu konuda yaptıkları iki film, ilki “Rocio”nun
sansürlenen sahneleri üzerine yaptıkları “Kesilmiş Sahneler” (Descartes/Outtakes,
2021) diğeri yönetmenin gerçekleşmemiş film projelerine odaklanan “Direniş
Bobinleri” (2024). Toplumsal hafıza üzerine önemli bir çalışma olan ilk filmleri
“Endülüslü Pepe” de (Pepe the Andalusian, 2012) program kapsamında gösterilecek.
“Tükettiğimiz Dünya” bölümündeki filmler ekolojik yıkımı merkeze alıyor.
Ekolojik kriz artık sadece çevresel değil, politik ve sınıfsal bir mesele mi?
Ekolojik dengenin bozulmasından, yaşam alanlarının kirletilmesinden öncelikle o
bölgede yaşayan, toprak ve hayvancılıktan geçimini sağlayan köylüler, küçük
üreticiler, kadınlar, LGBTİ+’lar, çocuklar yaşlılar, engelliler, savaş
bölgelerindeki ve yerlerinden edilmiş halklar etkileniyor.
HES’lerden, zeytinlik alanların madencilik faaliyetine açılmasını kabul eden
yasaya, termik santrallerden, RES’lere, çöp ithalatına kadar pek çok ekolojik
müdahaleye karşı yaşam alanlarını korumak için mücadele edenlerin yine o bölgede
yaşayan yerel halk, köylüler, çevre aktivistleri, bu alanlarda çalışan STK’lar
ve avukatları olduğunu görüyoruz. Yapılan acele kamulaştırma ile
zeytinliklerinden, bağ bahçe ve evlerinden uzaklaşmak zorunda kalan köylüler,
çiftçiler de güvencesiz bir yoksunlaşma, yoksullaşma sürecine itiliyor.
Bu yapılanlar yalnızca oradaki yerel halkı da etkilemiyor. Çam ağaçlarının,
zeytinliklerin sökülmesinden hassas bir dengeye sahip tüm bir ekosistem
etkileniyor, temiz hava, temiz su döngüsü, hayvanlar, kuşlar, böcekler, endemik
bitki türleri ile beraber tüm biyolojik çeşitlilik de tehdit altında. Tüm
bunlara zincirleme bağlı olarak şehirde yaşayan ve daha çok dar gelirli,
çalışan, emekçi ve emeklilerin de kırsal bölgelerden gelen kirletilmemiş bir
doğada üretilen, temiz taze sebze, meyve ve hayvan ürünlerine erişimi
zorlaşıyor. Bu döngüye bir de giderek artan fiyatları eklemek gerek.
Kabul edilen yasalarla, Türkiye’nin doğal kaynakları, meraları, tarım alanları,
temiz su kaynakları, ormanları tehdit altında. Tüm bu yapılanların kamu yararını
değil, çok uluslu maden ve enerji şirketlerinin çıkarlarını gözettiği çok açık.
Bunlardan hareketle, ekolojik krizin sadece çevresel değil, politik ve sınıfsal
bir mesele ve yine belli bir sınıfa hizmet eden siyasal, ekonomik ve toplumsal
politikaların bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Bu yıl Kasım ayında Antalya’da
yapılacak olan COP31 İklim Zirvesi de yerelde yaşayan halkların iradesini göz
ardı ederek, yalnızca devlet temsilcileri ile iş adamları arasında şekilleniyor.
Culture Civic desteği ile yapılan Tükettiğimiz Dünya, Documentarist Ekoloji
Buluşmaları gerek belgesel gösterimleri gerekse panel, forum, aktivist video
atölyesi gibi yan etkinlikleriyle de bütün bu yerel mücadeleler arasındaki
diyalog ve dirsek temasını, karşılıklı deneyim aktarımlarını arttırabilmek,
yatay ekolojik örgütlenmeyi geliştirip genele taşımaya katkıda bulunmak
amacıyla, bu sene bir yıla yayılan bir süre içinde toplam 14 il ve ilçede
gerçekleştiriliyor.
Uluslararası Panorama bölümünde farklı coğrafyalardan benzer kriz hikâyeleri
görüyoruz. Bugün dünya belgesel sinemasının ortak ruh hali neyi anlatıyor?
Tüm dünyada da kaçınılmaz olarak, hükümetlerle işbirliği içindeki çok uluslu
şirketlerin yerel kaynaklara el koyması ve tüketmesi tehditi altında benzer bir
süreç yaşanıyor. Festivalin, Tükettiğimiz Dünya bölümünde Türkiye’den olduğu
kadar dünyanın başka köşelerindeki ülkelerden de gelen, başka başka öyküler ve
mücadele biçimleri anlatan ekoloji konulu belgeseller de seyirci ile buluşacak.
Belgesel sinemanın bugünkü ortak ruh hali herşeye rağmen direnişin, yaşama dair
umudun, var olma hakkımızın altını çiziyor diyebiliriz... Tıpkı bu sene Türkiye
Panorama’ya alınan Sheida Kiran’ın yönettiği ‘’Gitmedik Buradayız’’ belgeselinde
anlatıldığı gibi.. Belgeselde, Antakya’nın Dikmece köyünde yaşayan aileler
atalarından kalma yüzyıllık zeytinliklerine el konulmasına rağmen halen
mücadelelerini sürdürüyorlar.Festivalin Kadın ve LGBTİ+ Hikayeleri Bölümü’nde
yer alan Julia Hollander’in yönettiği Ni Una Más (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz),
Meksika’da giderek artan kadın cinayetlerine karşı kadınların yürüttüğü direnişi
konu alıyor. Belgesel, aktivist müzisyen Vivir Quintana ve kadınlardan oluşan
müzik grubu Las Brujas’ın protest şarkıları eşliğinde, kadınların adalet,
eşitlik ve yaşam hakkı mücadelesini görünür kılıyor.
Türkiye Panorama bölümünde kişisel hafıza ve toplumsal meselelere odaklanan bir
çok film var. Türkiye’de genç belgeselciler en çok hangi sorunlarla mücadele
ediyor?
Bu seneki Türkiye Panorama bölümünde de birbirinden ilginç filmler ve hikâyeler
yer alıyor. Festival olarak biz, filmlerin konuları kadar bu konuların nasıl ele
alındığını ve hangi perspektiften anlatıldığını da önemsiyoruz. Bu doğrultuda,
oldukça zengin bir seçki izleyiciyle buluşacak.
“3x3” bölümünün Türkiye seçkisinde yönetmen Berke Baş’ın üç filmine yer
veriyoruz: Transit (2004), Nahide’nin Türküsü (2009) ve Dargeçit (2025). Bu
seçkiyle birlikte Berke Baş’ın sinematografik yolculuğuna da tanıklık etme
imkânı bulacağız.
Ayrıca Harabelerin Fısıltısı, Stella ile 8 Mart, Hikâyemin Neresindeyim?, Bu
Yolun Herhangi Bir Yerinde, Burcu’nun Melekleri, Bir Ada(m), Aşk.Aşk.Hürriyet ve
Köpekler ve Toz gibi filmler de ilk kez seyirciyle buluşacak yapımlar arasında
yer alıyor.
Gözlemlediğimiz kadarıyla bağımsız belgesel filmler için kamusal sinema
fonlarına erişim oldukça zor; başvuru imkânları sınırlı ve rekabet oldukça
yüksek. Bunun yanında sansür ve oto-sansür, ele aldığımız konular ve anlatım
biçimleri açısından önemli bir tartışma alanı oluşturuyor. Belgesel yönetmeni
olmak birçok kişi için sürdürülebilir bir meslek hâline gelemediği için, bu
durum hem deneyim kazanmayı hem de üretim sürecinde kendini geliştirmeyi
zorlaştırıyor.
Dijital platformlar ve algoritmalar çağında belgesel sinema hâlâ hakikatin ve
tanıklığın alanı olabiliyor mu?
Artık mesele “hakikati göstermek” olduğu kadar, hangi hakikatin görünür
kılınabildiği meselesi haline de geldi. Dijital platformlar ve algoritmalar
görüntüyü hız, etkileşim ve ilgi ekonomisi içinde yeniden dağıtıyor; neyin öne
çıkacağına, neyin kenarda kalacağına büyük ölçüde onlar karar veriyor.
Bu da belgeseli tek bir gerçeği aktaran bir form olmaktan çıkarıp, görünürlük
için verilen politik bir mücadele alanına dönüştürüyor. Yani belgesel hâlâ
tanıklık ediyor ama artık bu tanıklık, sadece olanı kaydetmek değil; aynı
zamanda kimin sesi duyuluyor, kimin hikâyesi bastırılıyor sorusunun tam
ortasında duruyor.
Programı www.documentarist.org adresinden inceleyebilirsiniz.