Kameraman

Sinematografi Dersi

Görüntü Yönetmenliği Konusunda Düşünceler
Görüntü Yönetmeni Mehmet AKSIN Röportajı


* Sinemaya nasıl başladınız ve neden Görüntü yönetmenliğini seçtiniz?
* Ben aslında elektronik mühendisi olmak istiyordum. Elektronikle çok alakalı bir çocuktum ancak matematik ve fizik derslerinde bir türlü başarılı olamıyordum. Buna rağmen elektronik mühendisliğini kazandım ve okumaya başladım Yıldız Teknik Üniversitesinde. Benim annem çok iyi bir sinema meraklısıdır. Benden çok geniş bir sinema bilgisi var. Norveççe, Japonca alt yazılı filmleri bile seyreder. Benim de sürekli annemin kuyruğuna takılıp sinemaya gitme durumum da oldu küçükten beri. Elektronik mühendisliğine girip 2 ay içerisinde tüm notlarım sıfır gelince ne yapacağımı bilemez bir hale geldim. Mahallede Marmara Sinema Televizyon Bölümünde okuyan bir ağabeyim vardı. O dedi 'Sinema okuluna git' diye. Yani çocukluktan sinemacı olacağım diye bir kararım yoktu. Bir şekilde de aklıma yattı o iş. O öyle deyince. Fakat biraz araştırma yapınca benim için en iyisinin M. Sinan olacağına karar verip yoğun bir hazırlık dönemiyle okula girdim. Okula girdiğimde görüntü yönetmeni olacağımı bilmiyordum. Yönetmenlik yapmayacağımı biliyordum ama ya montajcı olacaktım ya da görüntü yönetmeni olacaktım. Fakat okulun ilk senesinden itibaren kamerayı en çok eline alan ben olduğum için benim üzerine kaldı bu iş. Okul zamanında büyük sınıflardan Görüntü Yönetmeni olmuş ağabeylerim beni kamera asistanı çağırmaya başladılar. Böylece profesyonel olarak da kamera asistanlığına başladım. Giderek okul bitince kamera asistanlığına devam ettim ve Görüntü Yönetmeni oldum. Bir yandan bir şansım oldu, aynı zamanda da bir şansızlık. Görüntü Yönetmenliğine çok erken başladım. 20 yaşındayken asistanlığa başladım 23* 24 yaşında Görüntü Yönetmenliğine başladım. Reklamda piyasadaki en genç Görüntü Yönetmeni bendim. Ancak asistanlığımın kısa olması daha fazla değişik Görüntü Yönetmenlerinden alabileceklerimi kendi kendime deneme yanılma yöntemiyle öğrenmeme neden oldu.

* Görüntü Yönetmeni nedir ve yönetmenlikle ilişkisi nedir?
* Bu çok geniş bir konu. Ancak özet olarak filmin teknik ve görselliğinden sorumlu insan Görüntü Yönetmeni'dir. Filmi senaryosuna, hikayesine, yönetmenin isteklerine göre kuran ve her şeyi denetleyen adam. Bunun içinde çeşitli araçlar var. Film seçimi, kamerayı seçmek, kullanmak, kamerayı taşıyan araçlar seçip kullanmak, ışık çok önemli, ışığı yapmak, mekanları seçerken yönetmenle birlikte çalışmak, çekim sırasında dekupaja yardımcı olmak. Ancak bu yönetmenden yönetmene değişen bir durum. Bazı yönetmenler ne istediğini çok iyi biliyorlar ve sadece kamerayı nereye hangi objektifle koyacağımızı söylerler. Bazı yönetmenlerin de hiçbir fikri olmuyor, kamera yerine ve objektife de ben karar veriyorum. Bu çok geniş bir yelpaze. Yönetmen yardımcı olmak. Filmin görsel bir ortama aktarılmasında yönetmenin yardımcısıyım. İşten işe bile değişir. Kesin çizgiler yok. Zaten o esnekliği de sağlayabilmesi lazım Görüntü Yönetmeni'nin. Görüntü Yönetmeni kendi filmini yapmıyor orada. O yönetmenin filmi. Her filmin yönetmeninin filmi olmasından ziyade ayrıca kendine ait bir durumu vardır. Film kendi kendine vardır zaten. Filme göre davranmak gerekir. Dolayısıyla bazen işleri akışına bırakmak gerekir, bazense çok şeyi ele almanız lazım. Bunun dozajını bulabilmek zordur.

* Görüntü Yönetmeni'nin sinema dışında ilgilenmesi ve bilmesi gereken sanat ve zanaatlar nelerdir?
* Her sanatçı gibi kendini ciddi bir eğitimden geçirmesi gerekir ilk önce. Görüntü Yönetmeni sadece teknik ve sadece görüntüye dayalı bir iş değil. Önce iyi bir sinemacı olması gerekir. Sinemacılık da sinemanın temel ilkelerini bilmekten geçmiyor. Hayat tarafını da bilmiş olmak gerekiyor. Genel kültürünün çok sağlam olması gerekir. Mimarlıkla ilgilenmesi gerekiyor. Resimle, şiirle, müzikle, tiyatroyla bunun yanında tabii ki sağlam bir tekniğe sahip olması gerekiyor, özellikle temel bilgilerinin sağlam olması gerekiyor ki gelişen teknolojileri de rahatlıkla takip edebilsin. Sonuçta Görüntü Yönetmeni'nin kullandığı malzemenin temeli aynı kalıyor. Aynı amaca yönelik oluyor. Temelini çok iyi biliyorsanız yeni çıkan malzemenin nerede kullanılıp nerede kullanılamayacağını bilirsiniz. Temel teknik bilgilerin sağlam olması gerektiği gibi aynı zamanda özellikle dünya yayınlarını takip etmesi gerekiyor. Çok dünyaya bağlı ve gelişen bir mesleğimiz var.

* 3 uzun metraj filminiz var. 3 filminizde de yani Gemide, Dar alanda Kısa Paslaşmalar ve Maruf'ta Mimar Sinan'dan beri birlikte çalıştığınız Serdar Akar yönetmendi. Sürekli aynı yönetmenle çalışmanızın avantajları ve dezavantajları nelerdir? Aranızda nasıl bir ilişki var?
* Serdar Akar'la bizim ilişkimiz çok özel. Keşke her Görüntü Yönetmeni'nin Serdar gibi bir yönetmeni ve her yönetmenin de benim gibi Görüntü Yönetmeni olsa. Ama o özel bir durum. Genelleştirmek yanlış olur. Böyle olmalı demiyorum, bu sakıncalı olur. Serdar zaten benim çok yakın arkadaşım. Avantajları malum. Evli bir çift birbirlerinin gözünün içine baktığında ne demek istediğini bilir. Öyle bir durumumuz var. Benim açımdan şöyle bir dezavantajım var, diğer yönetmenlerle çalışırken böyle bir ilişkiyi arama ihtiyacım olabiliyor. Ondan kurtulmaya çalışıyorum mesela. Gerçi şunu fark ettim, kolay kolay başka yönetmenlerin uzun metrajlarını kabul edemeyebiliyorum. Ama bir yandan yurtdışında kısa metrajlar çekiyorum. Orada değişik yönetmenlerle çalışıyorum. Serdar görüntüyü de çok iyi bilen, okul filmlerinde Görüntü Yönetmenliği yapmış, kamerayı kullanmasını bilen birisi. Sıkıştığım zaman Serdar'la beraber ışık yapıyoruz mesela.

* Maruf filminde küçük bir rolünüz vardı. Oyunculuğa nasıl bakıyorsunuz?
* O bir şaka gibi bir şey. Ciddi alınacak bir şey değil. Ancak her şakada da bir ciddiyet payı var. Serdar Akar'ın yönettiği ilk okul filmimizde hem Görüntü Yönetmeni idim hem de başrol oyuncusuydum. Ama öyle bir merakım yok yani.

* Reklam sektöründe de çalışıyorsunuz, sinema sektöründe de çalışıyorsunuz. Bunlar birbirlerini nasıl besliyorlar?
* Bunlar birbirlerini beslemiyorlar bence. Çok farklı şeyler. Reklamı sadece para için yapıyorum diyebilirim. Ancak sadece para için de bir iş yapılmaz. Kendime mesleki tatmin yolları kendimi kandırıp bulup ediniyorum ama ayrıca benim için sürekli elimi taze tutma, paslanmama imkanı benim için. Ancak reklamın amacı, mantığı sinemadan çok farklı olduğu için insanın kendini kandırmaması lazım. Ciddi bir iş değil yani. İş olarak ciddi tabii de sinemayla karşılaştırılınca bir yerlere koymamak lazım belki de. O bir stil alıştırması, en fazla plan alıştırması olabilir. Bir takım denemeler yapılabilir. Öyle eğleniyorum belki de. Kendimin sinema Görüntü Yönetmeni olarak tanımlanmayı tercih ederim.

* Digital teknoloji gün geçtikçe gelişiyor. Yakında film teknolojisinin yerini alacağını söyleyenler var. Sizin bu teknoloji ön plana çıkarsa tavrınız ne olacak.
* Ben bu konuyla çok ilgiliyim, takip ediyorum. Şu anda çekim aşamasında filmin yerini doldurabilecek hale gelmiş değil digital teknoloji. Kalite olarak değil. Bizzat gözlerimle high definition çekilmiş örneklerini de gördüm. Teknoloji kaçınılmaz olarak ve inşallah digital'e kayacak, sayısal ortamda bir takım işler olmaya başlayacak ki biz bu işleri daha rahat yapalım. Tutucu olmamak lazım. Böyle bir durumda ne zaman tutucu olmak gerekir, yeni gelen teknoloji eskisinden daha kötüdür, o zaman niye kabul edelim. Vhs'en sonra VCD diye bir aslında olmayan piç bir format çıktı. 3. dünya formatıdır bu. Avrupa'da, Amerika'da çok yaygın değil. İnsanlar Vhs'den Dvd'ye geçtiler. Türkiye'de, Rusya'da, Çin'de falan bayağı yayılmıştır diye tahmin ediyorum. Aynı şekilde de sadece ekonomik sebeplerden dolayı ya da kullanım rahatlığından dolayı filmden digital'e digital'in kaliteyi edinmediği halde geçmek söz konusu olmayacaktır. Ve şu anda çekim formatı olarak kaliteyi yakalamış durumda değil digital teknoloji. CCD teknolojisinden başka bir şey bulmak lazım. İşte belli başlı iki teknoloji var: biri tüplü diğeri çipli. Şu anda hala yakalanabilmiş durumda değil. Fakat şöyle bir şey var. Hayretler içinde demonstrasyonunu gördüm. Sayısal projeksiyon kalitesi çok güzel. Çok yakın zamanda ara aşama olarak bizi şu bekliyor filmler film çekilecek, elektronik ortama aktarılacak, elektronik ortamda montajları yapılacak, efektleri yapılacak ve elektronik projeksiyon ile salonlara dağıtılacak. Bir merkezden fiber optiklerle salonlara dağıtılacak. Bunun ekonomik karşılığı da var dağıtımcılar için. Projeksiyon zamanları ve adetleri üzerinde kesin bir kontrolleri de olacak böylece. Bir kopya sinemaya geldi mi o kopya ne oluyor bilmiyor dağıtımcı. High definition ve film formatlarının karşılaştırmalı bir demonstrasyonunu gördüm. Almanya'da bir sinemacı değişik renk ve ışık atmosferlerinden oluşan aynı kısa filmi bir High D. ile bir 35 mm ile çekmiş. Her plan iki kamerayla iki tekrar halinde çekilmiş. Bunları 1: Filmin filme aktarılmış haliyle normal projeksiyonda 2: High definition'un filme aktarılmış haliyle normal projeksiyonda 3: High definition'u elektronik projeksiyonda 4: Film scan edilip elektronik projeksiyonda gösterildiği haliyle seyrettik. 4 ayrı şey. Ve bunları karşılaştırmalı olarak seyrettik. Film ortamı olarak high definition yüksek çözünürlüklü boktan bir tv görüntüsü. Perdede çizgileri görmemek dışında bir video görüntüsü olarak kalıyor. Renklerdeki, highlightlardaki, kontrastlardaki, dokudaki, renklerin reprodüksiyonundaki verdiği güzel bir cevap yok. Fakat projeksiyon olarak elektronik projeksiyon bunu çok yakında gelmiş durumda.

* Digital teknolojinin temel sorunu hard disk problemi yüzünden çözünürlük sayısının azlığı değil mi?
* Asıl sorun video teknolojisini geliştiren insanlar sinemacı değil. Onlar Sony'de çalışan beyaz önlüklü mühendisler. Sorun söylediğin zorluklar üstesinden gelinmeyecek zorluklar değil. Ciddi olan sorun reprodüksiyon. Yani kontrast, tonların nasıl algılandığı alet tarafından ve nasıl geri verildiği. Asıl sorun burada. Renklerin nasıl algılandığı ve nasıl yaratıldığı. CCD teknolojisi bence tüplü kameraların da gerisinde. Kayıt ortamı olarak bahsediyorum. Ancak görüntünün algılandığı merceğin arkasındaki görüntüyü elektronik sinyale dönüştüren cihazdan bahsediyorum. Tüplü kameralardaki bazı problemleri es geçerek temel reprodüksiyondan bahsediyorum. Sayısal fotoğraf makinelerini de takip ediyorum mesela. Çünkü sayısal fotoğraf makinelerindeki çipler video kameralardakinden çok daha gelişmiş ve çok daha yüksek çözünürlüklü. Onlar da yaklaşamıyor. Filmin çekilmiş baskısıyla sayısal çekilmiş bir fotoğrafın baskısında fark var. Özellikle highlightlarda çok büyük sorunları var. Aşılacak ama aşılmadan da kimse bana iddia etmesin.

* Okullarda video teknolojisine yatırım yapılmasına ne diyorsunuz?
* Bence harika bir eğitim, öğretim aygıtı video. Özellikle bizim gibi ülkelerde. Ben okulda hiç film çekmedim. Bitirme filmim hariç. Paramız yoktu video çektik. Teknik temelin sağlam olası gerekiyor. Video ortamını film ortamı gibi değerlendirip öyle çalışıyorum. Video çekiyorduk ama pozometrelerim vardı. Video kameraların duyarlılığını bulmuştum. Monitör kullanmadan ışığımı yapıyordum. Öyle çalışıyorduk. Kullandığınız kayıt ortamı ne olursa olsun yaptığınız işin bir ritüeli var. Sinemanın bir ritüeli var. O ritüeli bulmanız lazım. Mesele odur. Çekim sırasında ekibin çalışmasının da bir ritüeli var. Bir Görüntü Yönetmeni'nin çalışma ritüeli var. Mesele ritüeli oturtmak. Ondan sonra istediğiniz formatı kullanabilirsiniz. Sinema okulunda video çalışmanın tek dezavantajı görüntü yönetmenine olabilir. Video çalışırken çok daha dikkatli davranmak zorundasınız, ışığı daha dikkatli yapmak zorundasınız. İlerde film kamerası ile çalışırken kötü alışkanlıklar verebilir. Highlighlardan korkarsınız, patlamasın, çatlamasın. Ancak film çatlamaz, patlamaz. O da kolay aşılır bir şey yoksa sinema okulunda okuyup da yönetmen olacak, montajcı olacak, sesçi olacak insan için film çalışmak ya da video çalışmak arasında bir fark yoktur. İş ki gerçek anlamda film çekme ritüelini oturtabilmek.

* Fransa'da da sinema çalışmalarınız var Türkiye'de de. Aralarındaki temel fark nedir?
* Hala ciddi iş yaptığım yer Türkiye. Fransa'da yeni yeni başladım. Sinema her yerde sinema ve değişmiyor. Gerçi Fransa'da çok büyük prodüksiyonlarda çalışmadım. Burada Dar Alanda Kısa Paslaşmalar büyük bir prodüksiyon. Daha büyük bir prodüksiyonda çalışmadım. Ancak çalışma ritüeli olarak bir fark yok.

* Sürekli çalıştığınız bir kamera asistanınız var mı? Bir kamera asistanından beklentileriniz neler?
* Sinema ekip işi. Benim yaptığım işin kalitesini belirleyen çok temel birkaç ekip elemanı var. Kamera asistanından çok benim muhatap olduğum kişi ışık şefi. Türkiye'de rahat olarak çalışabildiğim 2 ışık şefi var. Herkes kendi ışık şefini bulacaktır. Ama kamera asistanı da önemli. Işık şefi sağ kolum ise kamera asistanı sol kolum. Kamera asistanı konusunda daha şanslıyım rahat edebildiğim en az 3 asistan var. Kamera asistanının en önemli özelliği işini ne kadar bildiği meselesi var. Onun dışında kişisel olarak da anlaşılabilmek önemli bir durum. Son bir senedir sıklıkla çalıştığım Mehmet Zengin iyi bir kamera asistanı ama aynı zamanda iyi bir kameraman o. Dolayısıyla mesela sıkıştığım veya yorulduğum zaman her zaman yardımına başvurduğum biri.

* Öğrenciyken de kısa filmler yapıyordunuz, profesyonel olarak da kısa filmler yapıyorsunuz? Kısa filme bakış açınız nedir?
* Kısa veya uzun metraj filmde çalışma ritüeli açısından hiçbir fark yok. Birisi romansa diğeri hikaye benim için. Genç yönetmenler için iyi bir alıştırma olanağı olabiliyor. Yahut sonradan uzun metraj çekmeyi düşündüğümüz yönetmenlerle iyi bir ısınma turu da sayılabilir benim için. Türkiye'de ne yazık ki hiç önemsenmiyor. Fransa'da ciddi bir kısa metraj sektörü var. Zaten 200 tane uzun metraj çekiyorlar. Her kendini bu piyasada kanıtlamış profesyonel olarak bu işten para kazanan insanlar da arandıkları vakit eğer vakitleri varsa parasız olarak çalışıyorlar.

* Siz sinema okulundan mezun olmuş bir Görüntü Yönetmenisiniz. Bu işin okulunu okumuş olmanın size faydaları ne oldu?
* Şahsi bir örnek verebilirim. Okuldan mezun olmak sinemacı olmayı sağlamıyor. Çok yardımcı olacak bir alt yapı veriyor ama sonra sinemacı olmak insanın kendisine kalıyor. Okulu okumuş olmam başından beri bahsettiğim temel alt yapıyı ve çalışma ritüeli anlamında çok iyi hazırladı beni. Yüzeyde gözüken her şeyi okula gitmeden öğrenebilirsiniz. Okulda 4 senede öğreneceğiniz şeyi piyasada 10 senede öğrenebilirsiniz değişik değişik pozisyonlarda çalışarak. En önemlisi sinema sanatının temelini kavramanıza çok yardımcı oluyor. Okulu okumadığınız zaman ucundan ucundan öğrenmeye çalışıyorsunuz ve temeli oturtmak zor olabiliyor. Sinema okulundan çıkınca da görsel, işitsel meslekte çok hızlı yerinizi edinebilirsiniz.

* Yeni sinemacılar diye bir film şirketi var. Siz de bu oluşumun içindesiniz. Böyle bir sinema grubu olarak çalışma önerilecek bir şey mi?
* Yeni sinemacılar gibi bir bir grubu bir araya getirmek benim için çok şanslı bir durumdu. Gerçi şu ara ekonomik sorunlarımız var. Ama birbirinden anlayan aynı dili konuşan ve aynı amaca yönelik insanların bir araya gelmesi hayırlı bir durum. İnşallah sizlere de nasip olur. Özel bir misyonumuz yok ama. Aslında durum Önder Çakan, Yavuz Özkan'ın yürütücü yapımcılığını yapıyordu. Yavuz Özkan'ın da yan bir şirketi vardı Yeni Sinemacılık diye. Onu bir şekilde elden çıkarması gerekiyordu. Önder Çakan da üzerine aldı.

* Bir makalenizde klasik 3 points ışık anlayışına karşı olan bir Görüntü Yönetmeni olan Nestor Almendros'un bir yazısının* çevirisini yapmışsınız. Sanırım siz bu görüşe katılıyorsunuz?
* 3 points değil o aslında 4 points; key, fill, back ve bir de backgraund light var. Filmi oluşturan atmosfer o 3 ya da 4 ana ışığın birbirlerine oranlarının değişmesinden oluşur. Sonuç olarak tek bir kaynaktan aydınlatınca ne oluyor back light'ınız var ancak onun değeri kısır oluyor. Okullarda okutulurken bu bize sadece işin temelini aktarmak için verildi bu. Bunu hocalarımız böyle yapacaksın demedi bize. Okulda böyle öğrendik. Analitik hale getirmeye çalışıyoruz. Siz bu 4 ışık kaynağını temel olarak alıp daha sonraki işlerinizde bu temele göre oturtmanız gerekir her şeyi. Ben hala çalışırken ışık devamlılıklarında ışığı yapıyorum ama ondan sonra bunların birbirlerine oranlarını not ediyorum ve kural değişmiyor. Ana ışık arkadan gelebilir ama key lightım o benim yani. Dolgu ışığı key light gibi çalışıyor olabilir. Ama bunlar önemli değil ama kavramlar aynı kalıyor. Ama bunların arasındaki oranlar hala belirleyici olarak devam ediyor. Bu baz üzerinde çalışıyorum ben. Almendros'un demek istediği Hollywood'da Key light kameradan 45 derece açılı gelir, fill light tam kameranın yanından gelir, key ligth'ten %50 daha daha kuvvetli bir back light vardır, oyuncunun arkasından gelir, oyuncunun saçlarını parlatır falan filan gibi bir şeye karşı. Ki Almendros'u sinema tarihindeki yerinde değerlendirmek lazım. Modern bir Görüntü Yönetmeni bunu söylese millet kıçıyla güler ki kimse artık böyle ışık yapmıyor. Almendros 60'lı yıllarda Fransa'da Yeni Dalgacılarla birlikte çalışan Kübalı bir Görüntü Yönetmeni O zaman Hollywood bu kurallara göre ışık yapıyor. Yeni çıkan duyarlı filmler sayesinde sert ışık kullanmama lüksüne sahip oluyorlar ve daha doğala yönelik, o mekandaki ışık kalitesine yakın ışık yapılmaya başlıyor. Tabii ki böyle bir başkaldırı gibi söylüyor. Tabii ki de o adamın bu lafı söylediği tarihi ve konumu göz önünde tutmak lazım. Işığın bu temel kurallara göre öğretilmesi gerektiğine de inanıyorum. Temelin doğru öğrenilmesi lazım ki ondan sonra üzerinde oynamak lazım.

* Türkiye'deki Görüntü Yönetmenliğinin konumunu gelecekte nasıl görüyorsunuz? Yut dışından sıklıkla çalışmalarda Görüntü Yönetmenleri geliyor. Yakın zamanda Türkiye'de Görüntü Yönetmenleri yeterli olacak mı? Hatta yoğunlukla yurt dışına Görüntü Yönetmenlerimiz gidip oralarda da çalışmalar gerçekleştirecekler mi?
* Bana da öyle geliyordu bir ara. 90'ların sonlarına doğru Türk sinemasında yeni Görüntü Yönetmenlerde bir yükseliş sezinliyordum ben. Ama şu anda uzun metrajda da hala yabancı Görüntü Yönetmenler geliyor. İyi Görüntü Yönetmenleri çok çıkmadı. Uğur İçbak'dan sonra bir de benim ismim var. Bir takım arkadaşlar var onlar da ciddi çıkışlar yapamadılar ve bu durumda beni çok endişelendiriyor açıkçası. Ama bunun sebeplerini de tam olarak bir yere bağlayamıyorum. Reklamda da hala bir sürü Görüntü Yönetmeni geliyor dışarıdan. Dünkü çalıştığımız platoda yan sette bir Fransız vardı mesela.

* Kendinize özgü çalışma prensipleriniz var mı?
* Bunun reçetesi yok. Her işin formülü ayrıdır. Bizim işimizi zevkli hale getiren de bu.

* Maruf filminde çok güzel görselliği olan bir Mardin'de köy mekanı vardı. Sanırım sizi görsel olarak çok rahatlatmıştır? Mekanlar belirlenirken Görüntü Yönetmeni'nin bir oy hakkı var mı?
* Tabii ki var. İçime sinmediği zaman hemen mızmızlanmaya başlıyorum zaten. Yönetmenin teknik bilgisi mekanın görsel bir orama aktarıldığında senaryoya çok uygun olup olamayacağını bilemeyecek seviyede olduğu oluyor. Bu durumda yönetmeni yönlendirmek gerekiyor. Bir mekana gelindiğinde yönetmen 'burası çok güzel' diyebiliyor ancak o görüntünün belli bir objektifle, belli bir açıdan, belli bir ışıkla kaydedilince ve yeniden seyredildiğinde o görüntünün yönetmenin gördüğünü sandığı şey olmadığını Görüntü Yönetmeni bilebiliyor. O noktada Görüntü Yönetmeni'nin 'hayır olmaz' deyip yönetmene bir takım değişiklikler önermesi ve yönetmene yardımcı olması gerekiyor. Her sahnenin dramatik karşılığına göre bir ışık bulmak gerekiyor.

*Nestor Almendros çevirisi: ''Gittikçe tek kaynaklı aydınlatma yapmak eğilimindeyim (bu doğada da çoğunlukla böyledir). Kırklı ve ellili yılların tipik aydınlatma üslubuna karşıyım. Film yıldızını aydınlatan bir ana ışık (key light), buna eklenen doldurma ışığı (fill light), güzelce taranmış saçları göstermek ve oyuncuyu fondan ayırmak için arkadan bir ışık (back light), bir tane daha fon için, bir tane kostümler için vesaire vesaire. Elde edilen görüntünün de gerçeklikle hiçbir ilişkisi yok. Bir yerde bir pencere, lamba ya da her ikisi de varsa, normal olarak ışığın kaynağı bunlardır. Düş gücüm zayıf olduğundan ilhamımı bana sonsuz öneriler sunan doğada arıyorum. Ana ışık kararlaştırıldıktan sonra geri kalan bölgeler karanlıkta bırakılabilir ya da peliküle gözün gerçekte göreceği etkiyi sağlamak için çok yumuşak ve hafif bir ışıkla doldurulabilir.''




Röportaj
Ceyhun KARABAĞ Ahmet ERDAL