İyi bir film ayakkabının
içinde kalmış taşa benzer
Geçtiğimiz aylarda "Dogville", şimdi de "Beş Engel" ile yeniden salonlarda arz-ı endam
eden Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier"le sineması ve kurucusu olduğu Dogma "akımı"
üzerine inceden dokunuşlar.
İnsanların haletlerinde yaşadıkları coğrafyanın etkisinden söz edilir: Akdeniz"in güneşli
ve yeşil topraklarında insanlar sıcak ve keyifli bir resim verirken; soğuk ve tenha kuzey
ülke insanları daha depresif bir portre çizer. Danimarka"nın çoğu zaman karanlık ve soğuk
atmosferinde yetişmiş; kimilerince "dahi çocuk" olarak adlandırılan yönetmen Lars Von
Trier ve fikirleri için de aynı meyanda bir teşbih yapılabilir.
Trier, İkinci Dünya Savaşı
sonrasında İskandinavya"da, ateist bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Kendi
deyimiyle "fobi ve obsesyonlarla dolu bir çocukluk" geçirir: 12 yaşında okuldan kaçar ve
mental bir bakımevinde "soyutlanmış" yıllar geçirir. Bu deneyimlerin dünyayı algılama
şekli ve kendi sineması üzerinde büyük değişiklikler yaptığından bahseder. Danimarka
Sinema Okulu"nda öğrenciyken eline aldığı 16 mm kamerayla çektiği üç film de ödüller
toplar. Kuzey Avrupa"nın bu genç sinemacısı, TV dizileri ve "Hipnoz Üçlemesi"nin ilk iki
filmi Suç Unsuru (1984) ile Salgın"ın (1988) ardından, Cannes"da jüri özel ödülü alarak
geniş kitlelerce de tanınmasını sağlayan son halka Avrupa"yı peliküle aktarmıştır (sene
1991). Bu film, Trier"in huzursuz ve karanlık dünyasıyla ilgilenenler için bir dönüm
noktasıdır. Bu filmde yönetmen, İkinci Dünya Savaşı Almanya"sında vuku bulan bir tren
yolculuğunu Almanların gözünden, imgesel ve politik bir edayla anlatır.
Sinemanın yitik saflığı için: Dogme 95
Lars Von Trier ve Danimarka"nın "kafalı" yönetmenlerinden yakın arkadaşı Thomas Vinterberg,
1995 yılının bir mart gecesi yemek masasında sinemadaki illüzyon ve aşırılıklara karşı 10
maddelik "Dogme 95 Manifestosu"nu yazar, imzalar ve üzerine yemin ederler. Fransız Yeni
Dalgası"nın sadeliği ve İtalyan Yeni Gerçekçiliği"nin gerçekçi tutumunun bir sentezi
sayılabilecek Dogma, bir akımdan çok gösterişli ve kozmetik sinemaya muhalif, havaya
kaldırılmış bir yumruk idi. Manifestonun isim babası Trier"e göre sinema, gerçekliğini
ancak yapay tekniklerden ve oyunculuktan uzak durarak yaşayabilirdi. Yönetmen, sanatçı
olmaktan çok bir ifade noktasıydı. Burjuva ideolojisine dayanan bireysel ve auteur
sinemayı, yapay ışık/ses/set kullanımı gibi teknikleri karşısına alan ve "Bekaret Yemini"
(Vow of Chastity) olarak isimlendirilen Dogma kuralları oldukça katı ve kısıtlı bir
pencereden film yapmayı öngörüyordu. Vinterberg"in 1997 tarihli "Şölen"i ve Trier"in 1998
tarihli "İdiots" isimli filmleri Dogma kuşağının ilk örnekleri olarak tarihe geçmiştir.
Ya seversin, ya nefret edersin
"Tarihe geçmek" tanımı tam burada ifade buluyor. Çünkü Dogma kimilerince bir akım olarak
adlandırılmakta, kimilerince iki "haylaz" yönetmenin sonradan tükürdüklerini yaladıkları
deneyimleri olarak görülmekte. Hatta bazı eleştirmenler "Dogma olmasaydı Danimarka
sinemasının bu kadar adı geçer miydi?" diyerek Dogma"nın bir pazarlama tekniği
olabileceğini bile düşünmüşler. Öyle ki, Trier"in 2000 yapımlı kan donduran filmi
"Karanlıkta Dans" Cannes Film Festivali"nde ödülünü alırken salonun yarısı tarafından
alkışlarla, yarısı tarafından da yuhalamalarla karşılanır. Trier bundan oldukça memnun
kalır. Kendisinin de istediği budur: "Herkesin benden nefret etmesini ya da tam tersi,
sevmesini istemezdim. Bu en iyisi."
Sinema seyircisi de genelde Dogma, özelde Trier filmleri söz konusu olunca ikiye
ayrılıyorlar: Kimi sallanan kameranın, yapay ışık ve müzik kullanılmamasının gerçekçi ve
huzursuz bir hisle sonuçlandığını savunup seviyor. Kimi de kamera hareketlerinin ve
alışılmamış kurgunun filmin yaratabileceği etkiyi azalttığını düşünüyor ve nefret ediyor.
Trier ahlakçılığı ve sessiz kadınları
Ateist bir ailede büyüyen Trier"in filmlerinde de, manifestoyu hazırlarken aklından geçen
fikirlerde de yetişkinliğinde seçtiği Katolik inancının büyük etkisi var. Trier
manifestonun adı ile de çelişmeyerek "sorgusuz kabullenilen kurallar"ın ve kısıtlamaların
yaratıcılığı körüklediğini sık sık ifade ediyor. Katolik inancındaki katı kuralcı tavrı ve
günah-sevap kavramlarını filmlerinde etkileyici bir üslupla eritiyor.
Filmlerinde küçük kasabalardaki insanların din ile olan ilişkilerini, kendilerini kural
koyucu olarak gören/ilan eden toplumlar ve insanlar arasındaki ilahi (şiirsel) adalet
kavramını, Katolik inancındaki büyük günahları işliyor. Tüm bu temaların gölgesi altında
illa ki bir kadını merkeze yerleştiriyor. İnsanın özde kötü olduğunu savundukça, her
zamanki "sessiz azizeleri" boyun eğiyor ve kendileri için biçilmiş cezaları yaşamaya
mahkum bırakılıyorlar.
Lars Von Trier, din ile cinsellik, iftira, kibir, adam öldürme gibi kavramların
çatışmasını deli-deha karması bir üslupla yansıtıyor. Üzerine sayfalarca yazılabilecek
kadar ürpertici "Trier filmlerindeki kadınlar", bir öyküde kör, hayalleri ile yaşayan ve
iftira atılıp idam edilen bir meleğe; bir öyküde hasta olan kocasının isteklerini yerine
getirirse ölmeyeceğine inanan ve bu istekleri yerine getirdikçe Tanrının ona küstüğünü
düşünen, kristal gibi kırılgan bir dindar kadına dönüşüyor. Lars Von Trier"in insanın
mayasındaki kötülüğü aktarırken takındığı ahlakçı tavırda kadının bu denli acı çekiyor
oluşu düşündürücü olsa da; kendisi kadına eziyet etmekten hoşlandığını itiraf ediyor.
İnsanlığın "kötü"lüğü ve USA
Geçtiğimiz aylarda USA üçlemesinin ilk ayağı olan filmi Dogville, Türkiye"de
gösterimdeydi. Başrol için Nicole Kidman"a rol verdiğinden midir bilinmez; filmi hatırı
sayılır genişlikte bir kitle izledi. Uçak fobisi olduğu için hiç Amerika"ya gitmemiş olan
Trier, Dogville"de küçük ve yoksul bir Amerikan kasabasında geçen öyküde, insanın eline
fırsat geçtiği her an ne kadar "kötü" olabileceğini ve adalet kavramını irdeliyordu.
Geçtiğimiz hafta gösterime giren bir başka "Trier dehası" film ise yarı belgesel-yarı
kurmaca örgüsüyle şaşırtıcı bir örnek. Adı; Lars Von Trier"den Beş Engel. Trier"i oldukça
etkileyen yönetmenlerden Jørgen Leth artık inzivaya çekilmiş, sakin bir hayat sürmek
isteyen biridir. Trier, Leth"in 1967"de çektiği deneysel filmi "Kusursuz İnsan"a
hayrandır. Onu hem sessiz hayatından kurtarmak, hem de ilginç bir deneyim yaşatmak adına
şöyle bir fikir bulur: Leth, Kusursuz İnsan"ı yeniden, hem de beş kez çekecektir. Her yeni
çekim ise Triervari kısıtlamalarla, engellerle doludur. İki yönetmenin zaman zaman düeti,
zaman zaman da düellosu diyebileceğimiz film Trier"in kamera arkasından alışık olduğumuz
"tokatlayıcı" tavrının kamera önünde ne gibi yansımalarla hayat bulduğunu gösteriyor.
Trier 1991"de "Avrupa" ile daha geniş kitlelerce tanınmasının ardından; 1996"da "Dalgaları
Aşmak", 1998"de tam bir Dogma ürünü "Idiots", 2000"de "Karanlıkta Dans" (gösterime girdiği
sene Türkiye"de de sinema yazarlarının seçtiği en iyi filmler arasındaydı) ve geçtiğimiz
aylarda izlediğimiz "Dogville" ile Avrupa sinemasının son dönemdeki en başarılı
örneklerinin altına imzasını attı.
Bir Lars Von Trier filmi izleyip salondan çıktıktan sonra zangır zangır titreyen ve
sorgulayan bir zihin, şaşkınlıkla koltuğundan kalkamayan yahut son sahneyi gözyaşlarıyla
ya da gözünü kapatarak karşılayan bir birey. Bu kareler ne denli tanıdıksa; Avrupa
sinemasının son dönemde tanıdığı sert, minimalist, muhalif, kırılgan, dindar, umutsuz,
huzursuz ama illa ki tebessüm dolu bu adamın izlettikleri de o denli tanıdık. Kendisinin
de dediği gibi "iyi bir film ayakkabının içinde kalmış taşa benzer."
Kaynak
Esra Demirkıran - esdem@mynet.com
Aksiyon Dergisi, Sayı: 479