İran'da Sinema

2

Kökene Yaklaşım ve Çeşitlemeler

Her ulusun sineması, o toprakların ortaya koymuş olduğu, tüm zamanlardan oluşagelmiş, kültürel pazılın bütünüyle ilintilidir elbet. Bu cevheri <kültürel mozaiği> kullanabilmek ya da kullanamamak işte bütün mesele...

Dinsel, mitik, coğrafi ve bağlamında tarihsel tüm olgular, oluşumlar en büyüğünden en küçüğüne dek sinema için şüphesiz ki kaynak, beslenme noktası olmuşlardır. Ulusun sineması bunu ne kadar kullanmıştır ve ne ölçüde verimli kullanabilmiş, onu -iyimser anlamda- sömürebilmiş <ya da sömürememiş> bu elbette ki o ülkenin sinemacıları ve kültürel çağdaş konumu ile ilgilidir. Anadolu'yu, dinsel oluşumları, azınlık kültürleri, eski Yunan ilintilerini, tarihi vakaları düşündüğümüzde, ülkemiz, bahsi ettiğimiz şeyin ne kadarını sanat adına, sinema adına kullanmış / kullanabilmiştir bir düşünelim mesela.
Bu anlamda, burada bir kalıplaşmadan, ya da yeniden yaratım sürecinden ve hatta belgesel mantıktan söz ediyor değiliz kesinlikle. Önem noktasının oluştuğu yer bu toplamın yaratım süreci dahilinde muazzam verimlilik alanı olarak kullanılması kısmıdır.

Çağcıl ve zamane sanat ve o sanatın ait olduğu o zamanki medeniyet, 'eski' ile kaçınılmaz bir iletişim yürütmelidir, bu sadece yaratım evresi için gereken bir fikir alımı ya da tradisyonel bir bağlılık / sadakat değildir elbet. Bir felsefî metni bir önceki metin üzerinden kurabilmenin ve karşıt bir tez geliştirebilmenin mümkünlüğü gibidir bahsini yaptığımız şey.

Zira ortaya konan eser bir şekilde kültürün geçmişi ile muhakkak ilintilenecek ve eleştirmenler tarafından bu <sözde> 'yeni' üzerindeki geçmişin ögeleri üzerine parmak basılacak ve bu da "ne yapılmışlık", "ne yapılabilirlik" ile ilintilenecek, ortaya çıkmış olan eserin estetik ve gerektirdiği tüm diğer değerlere olumlu olumsuz dokunmalar yapacaktır. Zira o da zamanın ileriliği içerisinde görmezden geldiği ya da dikkate aldığı geleneğin, istemli-istemsiz bir parçasını oluşturacak ve kişi ile eserinin zamansal sonralığında aynı noktalar yeni kişiler ve eserlerince aynı paradoksal yaklaşımlara, irdeleme, araştırma ve tartışmalara gebe kalacaktır...

Bu aynı zamanda direkt olarak eserin ve bağlantılı olarak kişinin zamana karşı oluşumu sürdürmesi konusunda en gerekli durumdur da. Ama aynı şekilde kültürel mozaiğin bir parçası olan simge-leme- uğraşı da sanatın içerisinde düşsel bir yapı ile belki bir anlamda sürreal bir şekilde yerini alabilmekte, simya ilmi ile ars magna tanısı adı altında sanatın ve üretinin çok boyutlu kısımlarına da yolculuk yapılabilmektedir.

Tüm sanatların en üstünü olan ve kültürel oluşumun tüm elementlerini en iyi şekilde kullanabilme yetisine tek sahip olan sinema, bu bağlamda fenomen düzlemin de ötesine geçebilmekte ve bir şekilde maddeye dayanması mecburiyet olan sanata ve ürününe zaten mayasında varolan simyayı vermekte onu tinleştirmektedir.
Sinema, hiçbir alanda gözükmediği ve gözükemeyeceği bir şekilde kurulduğu illüzyonik yapı gereği, tıpkı varlığın mayasının yokluk oluşu öğretisi gibi sanatı ve yapıtı bu bağlamda ontolojik olarak hiçleştirebilmekte ve üretiyi çok farklı boyutlara sokabilmektedir.

İran sinemasını bazı örneklerinde düş ve gerçek öylesine iç içe geçmiştir ki izleyici konumundaki bireyin bir an için içinde bulunduğuna inandığı gerçekliğini yitirmemesine imkan yoktur. İşte bir anlamda da bu sebepten dolayı yukarıda ki metinlere yer verme gereği duyduk. İzleyicinin bir şekilde inandığı gerçeğe dönmesi, aslında eski haline gelmesi ile eşdeğer değildir çünkü kişi muhakkak ki bir sorgulama sürecinin içerisine girmiştir/girecektir.

İran sinemasında bu bahsede geldiğimiz unsurları perdede yansır bir şekilde görmemiz kaçınılmazken, satır arası okuma yapabilen 25.kare izleyicisi Nietzschesel bir anlamda bu derinliğin ardındaki basitliği ortaya koyarak -aslında daha bir derinlik yaratmış olarak- filmlerini dokudukları gibi Wittgensteinvari bir şekilde kendi sinematografik dil yapılarını oluşturarak filmlerini bize sunabilirler. Sonuç ile her ne kadar sinema felsefeye niye gitsin sığ düşüncesini dışlayacak olursak Wiitgenstein'ın özellikle Tractatus Logica'sında ortaya koyduğu savaşımı, sinemaya tam anlamıyla yedirmek çok olası bir durumdur. Daha farklı bir anlatımla Ludwig'in ortaya koyduğu dilsel matematik hesaplarının birebir hayat bulabileceği/bulduğu alan boşluğu sinemanın yapısında mevcuttur ve hatta ta kendisidir de.

İran toplumunun geçmişine, o eşsiz coğrafyanın dinsel-dilsel yapısına baktığımız vakit İran sinemasının bir çok elementi yapısında eritmeğe ve ortaya başkalaşım sergilemeye nasıl müsait olduğunu görebiliyoruz. Yukarıda bahsettiğimiz dilin matematiksel yeniden kurulumları ve argümanları köklerinde Zerdüşt'ün Gataları ve Pehlevice gibi bir dil olan İran için muazzam bir kullanım sahası yatmaktadır. İran sineması için kullanılan "şiir" betisi de bu anlamda önem kazanmaktadır zaten: şiirsel betimlemenin sinematografik uygulanımında ortaya çıkan yapıt kurgu dahilinde dünyada ödüller kazanan filmlere dönüşebilmektedir. Buna paralel olarak sinemanın çok önemli bir ögesi olan müzik de aynı şekilde İran'da sanki sinema için yaratılmış gibi durmaktadır; coğrafya ile tını öylesi mükemmel bir şekilde birleşir ki bunu peliküle taşımayı bilen yönetmenin harikalar ortaya koymaktan başka çaresi yok gibidir. İşte bir ulusun tüm değerleri, sinematik yapısını böyle oluşturmaya kadirdir, yeter ki bunları işleyebilecek düzeyde kişiler olsun.

Aynı şekilde metafiziği; musiki ve şiirle tümleştiren Mevlana Celaleddin Rumi gibi, çözümlemeye müsait ummanlar gene kültür mozaiği içerisinde sinema için -hazır- malzeme sayılabilmektedir. Nitekim bir tını olarak buraya -aklımıza tatlı bir es yaptığı için- Füruğ, Bertolucci ortak noktasını da sokabiliriz.

Yazıyı son olarak farklı ve bitirici bir sahaya sokmadan evvel bu bahsede durduğumuz kültür sinema ilişkisine çarpıcı bir örneği de M.Makhmalbaf'ın Gabbeh filmi üzerinden kendi dilinden vermek istiyoruz:

"Sanırım Gabbeh'ler iyi İran filmleri gibi" diyor Makhmalbaf İran'ın halıları için; İran filmlerinde yabancı izleyicileri etkileyen önemli noktayı "filmlerin basitliği ve doğanın yeniden şekillenişi/yaradılışı" olarak belirleyen sanatçı, müthiş bir noktaya bağlıyor bu iki özelliği, ona göre bu iki nokta aynı zamanda Gabbeh'lerin yabancı pazarlarda popüler olmasını sağlayan unsurlar aynı zamanda. Ulus sanatının kavramsal ve nitelik açısından birbiriyle nasıl zincir oluşturduğu gerçeğinin bu örnekte de meydana çıkması gibi, farklı iki sahanın ticari noktada da nasıl tek tipleştiğini görmekteyiz. "Doğu ülkelerinde insanlar, zor, karmaşık ve zahmetli durumlarla bunalmışlardır" haklı sentezini yapan Makhmalbaf, bu insanların sinemaya gittikleri zaman çevrelenmiş oldukları aynı karmaşa ve şiddeti görmek istemediklerine değinerek, bu sebepten dolayı onlara doğayı hatırlatan basit İran filmlerinden büyülendiklerini yazar. Bu aynı zamanda batının da İran filmlerinin minimal yapısında bulduğu rahatlamadır da, zira aynı örneklemeyi bir anlamda Japon usta Ozu için de yapmak mümkündür, aynı kültürel bağları ve çıkıntıları Japonya ya da Tibet için de kurabiliriz elbette.

İran Gabbehlerinde aynı zamanda huzur duygusu veren bir tür doğasal şiirsellik bulunduğunu belirten yönetmen, doğayı oturma odanıza sermiş/yaymış gibi hissedersiniz dediği İran kilimlerini bir anlamda sinemasal olarakta öne sürmüş olmaktadır.

Gabbehlerin bir bakıma çocukların basit resimlerine benzediğini söyleyen sanatçı, yatıştırıcı/sakinleştirici tasarımları/şekilleri olan Gabbehlerin, ne yazık ki, her on bin İranlıdan yalnızca birinin evinde bir bulunabildiğini, ya da her on bir İranlıdan yalnızca birinin Gabbeh adını duymuş olduğunu ifade ederken biz bunu İran sinemasının perdede ki derinliğine varamayan avam izleyici için de bir ölçülendirme olduğunu düşünmekteyiz. 40 yıl önce oturmak için ne kullanıyorduk? Halı yada kilim. Ve bir halı nedir, biraz yün ve renk ve dokuyanın emeğinden başka? Ve yün nedir çobanın emeğinden başka? Ve renk nedir tarlalarda çiçek toplayan kızların emeğinden başka? Gibi cevap yüklü sorularını "ve biz tüm bunları kendi emeğimizle kendi malzemelerimizden yapmıyor muyuz?" gibi anlamlı bir soru cümlesiyle noktalıyor yönetmen, ve bu kurduğu son soru cümlesini sinemasına ve de İran sinemasına yönelik yorumlamaya girişsek çok güzel ve uzun bir yolculuğa çıkmış oluruz aynı zamanda.

İran sanatının ve felsefesinin köklerinde yatan ezeli hikmete varan İslam'ik yapıyı asla görmezden gelme imkanı yoktur, olamaz da: "tradisyonel İslam, sanatın İslam'i vahyin iç boyutlarıyla ilişkili olduğu, dinin manevi hazinelerine görsel ve işitsel şekillerle aktardığı ve İslam sanatının İslam'i olduğu kanaatindedir. Tradisyoneller dinin sadece hakikati değil, varlığı da kapsadığını ve İslam sanatının verdiği bereketin Şeriat'ın dini diri tutması kadar gerekli olduğunu düşünmektedirler.

Hiç kimse dinin ahlaki yönlerini öne çıkararak İslam sanatının önemini gölgeleyemez. Kur'an, yalnızca insanların nasıl davranacaklarıyla ilgili kuralları değil, onların eşyayı nasıl kullanacaklarıyla ilgili prensipleri de getirmiştir. İslam sanatı İslam maneviyatıyla doğrudan ilişkilidir ve gelenekselciler, bugün İslam dünyasını mimari yapılar ve benzeri şekillerle dolduran çirkinliğe karşı, hem insana şefkatli davranan hem de toplumun maddi refahını düşünen geleneksel sanatın en sadık savunucuları durumundadırlar." cümleleri büyük alim Seyyid Hüseyin Nasr'a ait; bu ifadeleri sarf ettiklerimizi de pekiştirsin ve de olaya gerçek İslam gözünden bakı getirsin düşüncesi ile buraya ekledik.

İran'ın kültür temelinde bu bütünü oluşturan onlarca unsur olsa da hiç şüphesiz bunların en kuvvetlisi felsefe olmuştur. Tüm zamanlarda İran toprakları hep ve en kuvvetli ilim-irfan ve hikmet noktası olmuştur. İran sineması bunu görmezden gelmeyecektir elbet, hatta onun önemli kısmını oluşturacaktır.

Sinemanın, varlık-yokluk ile olan ilişkisi, İran sinemasından bahsettiğimiz süreç içerisinde karşımıza çıkan isimler kesinlikle İbn-i Sina ve onun merkezi uzantısı Molla Sadra olur. İbn-i Sina'nın ontoloji felsefesini yorumlayan Sadra'nın öğrencisi olan Hasan Eydirem, Sadra'dan aldığı varlık felsefesini yeni bir sinema felsefesi kurmakta kullanır. Her ne kadar Deleuze'un sinema felsefi yapıtının göz ardı edildiği bir ülkede, gerçek entellektüelitenin, bilginin kimse tarafından umursanmadığı, yayıncılık dünyasının ticaretten başka bir anlam kazanmadığı bu ülkede Eydirem'in yapıtlarını birisinin ortaya çıkarmaması hiç şaşılası değil elbette ki. "Sinema Aynasında Yusuf" isimli 2000 yılında yayımlanmış olan çalışmasının yanı sıra "Düşünce Bakışında Sinema: 2. Sinema Gözünden Din Ortak Düşünce Platformu Makaleler 1-2" adı altında çalışmaları bulunmakta düşünürün. Son olarak da yazıyı Faysal Soysal'ın zaten bu yazının bir anlamda tabanını oluşturan makalesinde derlediği noktadan bitirelim, bu önemli felsefi noktadan:

"İbn-i Sina'nın mahiyetin asıl, varlığın araz oluşu düşüncesini yeni bir yorumlayış ve tenkit tarzıyla varlığı asıl, mahiyeti ise araza dönüştüren Molla Sadra, 'öz'ün yerine varlığı koydu ve varlığı temel bir nitelik sayarak, yeryüzündeki nesneleri bu temel varlığın tecellileri yani arazları olarak tanımladı. Ali Şeriati ise bu konuda daha ileri giderek, varlığın kendi başına her şeyden önce var olmasını sadece İslam'daki yaratılış felsefesine ait olduğunu ortaya attı. Batı medeniyetinin ise varlık etrafında sürekli dönüp dolaşacağını ama bu inanışla onun künhüne varamayacaklarını iddia etti. “bu aynı zamanda batının ve doğunun sanata, sinemaya bakısı ve ortaya koydukları filmlerin nitelikleri üzerine bir sentez yapmak için de çok anlamlı ve müsait bir ifade.

Farabi ve İbn-i Sina vücudun, mahiyetin bir arazı olduğu düşüncesiyle, varlık ile mahiyet arasına bir uçurum sokarken, Sadra; mahiyetlerin, varlığın farklı bir modellerinden ibaret olduğunu savundu. Varlık ontolojik, mahiyet ise aktüel idi. Mahiyet zihni bir kavramsallaştırma idi, hayali idi. Hayali bir oluşum insanı hakikate yaklaştırır -sinema gibi-. Bu sebepten dolayı da Sadra'ya göre, hayali bir oluşum, varlık maddi bir varlıktan daha üstündür [farklı bir görüşün çakışma noktasıdır burası, zira madde var mıdır, maddi varlıklar ne kadar maddidir...] sinema yarattığı gerçek dışılık sayesinde varlığı maddeden daha yüksek bir seviyeye ruha yaklaştırır."

Burada çok dar olarak verdiğimiz bu görüler elbette ki çok farklı platformlara taşacak tartışma konuları olduğu gibi her biri kendi başına bir kitapta işlenmesi gereken olgulardır da, düşüncelerimiz arasında bu metin içerisinde bahsettiğimiz bazı konuları ve de kitapları yazmak, çevirmek ve de yayımlamak gibi planlar var...

Metafiziğin ya da halkın bazına indiğinde dinin sinemaya etkisi sadece entelektüel ve de felsefi boyutta olmamıştır elbette, sinema ve din bir şekilde İran da birleştiğinde bu sinemanın inanılmaz derece de halk tarafından sevilmesine, kucaklanmasına dahası sahip çıkılmasına sebep olmuştur. Hani, bilinçsiz eylemler de kullanılan bir ifade vardır ya, "Türkiye İran olmayacak" diye, şimdi gülümseyerek bu cümleyi düşündük, evet; sanat, edebiyat, şiir, sinema, ilim, irfan, felsefe bakımından asla Türkiye İran olamayacak!

En önemli noktalardan birisi bu bağlamda şudur, İran da bir zamanlar sinemaya avaz avaz karşı çıkan sözde dini potansiyel, olayın özüne öylesi vakıf olur hale gelmişlerdir ki -aslında "gelenler" kişiler değil görüştür- ulema tarafından sinema , Allah'a götüren bir yol olarak görülmüş, idrak edilmiş ve bu da halka yansıtılmıştır. Şimdi bazı yanlı okuyucuları bu yukarıda ki cümleye yani sinemanın Allah'a götüren bir yol olması cümlesine takılacaklardır eminim, o yüzden bazı yüzleri güldürmek adına çok sevgili batıdan bir örnekle sona doğru varmak istemindeyiz: felsefeci yazar ve şair Jim Daugles Morrison'ın Görüntü Üzerine Notlar başlıklı eserinden bir alıntıya burada yer vermek istemindeyiz: "Sinema bizi hayat kaynağına, madde dinine geri götürür; tek tek herşeyin kutsal sayıldığı ve herşeyde her canlıda Tanrı'nın görüldüğü"




Şenol ERDOĞAN
[Şeyh Bedreddin Film Kolektifi - ŞBFK]
http://www.seyhbedreddin.net

Her Hakkı Açıktır... Yazar Adı, Web Site Ve ŞBFK Kaynak Gösterilerek Kullanılabilir...