İran sinemasında kadının yerini araştıran Fatin Kanat `Kadınlar inanılmaz
badireleri aşarak çalışma yürütüyorlar' diyor Fatin Kanat, bir önceki
görüşmemizde söz etmişti çalışmasından. Ankara Üniversitesi İletişim
Fakültesi'ni bitirmişti. 2004 yılı Eylül ayında üç haftasını İran'da geçirdi;
gözlemleri yanında, birçok kadın yönetmenle de özel röportajlar yaptı ve tez
çalışması, şimdi kitap olarak elimizdeydi. İşte Fatin Kanat'la İran sinemasında
kadın ve İran gerçeği üzerine söyleşimiz…
Sevgili Fatin, İran Sinemasında Kadın isminde bir kitap yayımladın. Alt
başlığından, çalışmanın İran'da kadın temsili ve kadın yönetmenlerle ilgili
olduğu anlaşılıyor. Neden İran sinemasında kadın konusunu seçtiğini söyler
misin?
Zaten bir tez için çalışma yapmam gerekiyordu. 2002'de Ankara'da Uçan Süpürge
Film Festivali'nde İranlı kadın yönetmen Tahmineh Milani'nin Saklı Yarı filmini
izledikten sonra; İran sinemasında kadın konusunu ele almaya karar verdim. Bu
film; öncesi ve sonrasıyla 12 Eylül Türkiye'sinin de hikayesiydi ve kendi
yaşamımdan da bir şeyler vardı. Film; İslam Devrimi öncesi Tahran Üniversitesi'
nde devrimci bir grubun üzerinden, dört yıllık vahşet dönemi de dahil, İran'ın
çeyrek asırlık sürecine bakıyordu. Bu film yeni dönem İran sinemasının da ilk
politik filmi aynı zamanda. Bundan ötürü İran rejimi, Milani'yi dört kez idama
mahkum etmişti. Gerekçe; sanatı kötüye kullanmak, solcuları övmek, Allah'a karşı
gelmek ve dolayısıyla Şeytan'la işbirliği yapmaktı. Uluslararası imza kampanyası
ve uygulanan basınç sonunda, Milani'yi serbest bırakmak zorunda kaldılar.
Nasıl bir çalışma yürüttün?
Öncelikle Milani'nin film izleği üzerinde başlayan yerli-yabancı belge
okumalarım ve film izlemelerim bütün İran Sineması'nı kapsadı. Bağlantılarını
burada doktora yapan bir dostum aracılığıyla kurarak; 2004 Eylül'ünde İran'a
gittim. Elimde üniversitenin verdiği; `araştırma yapacağım, yardımcı olmaları'
yönlü belge olmasına karşın; devlet nezdinde girişimlerle gitseydim, yanıma bir
mihmandar katacakları ve tüm görüşmelerimde adeta bir gölge olacağı düşüncesiyle
`araştırmacı' olarak değil, turist olarak gittim. 21 gün boyunca incelemelerde
bulundum. İran İslam Cumhuriyeti gibi bir yerde kadınlar inanılmaz badireleri
aşarak çalışma yürütüyorlar. Yaratıcı zekaları, taktikleri ve kararlılıklarıyla
yol alabiliyorlar. Kitapta sekiz kadın yönetmenin çalışmalarına ve filmlerine
dair inceleme yer alıyor. Tabii İran'da bundan daha fazla kadın yönetmen ve
filmleri var fakat hepsini burada ele almadım. Yine sanat, akademi, edebiyat,
sinema vb. alanlardan ve günlük hayattan birçok kişiyle röportaj yapmama karşın,
sadece Tahmihen Milani, Ferhundeh Hacızadeh, Manijeh Hekmat, Mehveş Şeyhüleslami
ve Fateme Khakzadeh röportajlarını yayımladım.
Diğerlerini neden yayımlamadın?
Röportajlarını yayımladığım kadınlar; bu bilgilerin yayınlanması halinde
başlarına gelebilecekleri göğüslemeyi göze almış, `ne olursa olsun,
yayınlamanızı istiyoruz' diyen kadınlardı. Bazılarının tereddütleri vardı,
onları yayınlamadım. Hatta yayınladığımdan birisinin de -o öyle istemediği
halde- soyadını değiştirerek yazmanın doğru olacağını düşünerek, öyle yaptım.
Kitapta, İran filmlerinin 1980-2006 arasında 1500'den fazla festivale katıldığı
söyleniyor. Bu bilgi, '80-2006 arasını bir kategori gibi gösteriyor, bu doğru
mu?
Oradan ayırarak bir sınıflandırma yapmak belki yanlış bir çağrışıma neden
olabilir; onu düzeltmek lazım. İran Sineması'nın ilk olarak 1969'da Daryuş
Mehrcui'nin Gav (İnek) filmiyle Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan ödülü
aldığını biliyoruz. Aynı dönemde Abbas Kiorastami, Behram Beyzai, Mesut Kimyayi
gibi önemli sinemacılar olmasına karşın, İran sineması asıl başarısını `karanlık
dönem' diye adlandırdığımız '80-84 sonrası süreçte gösteriyor. Kadınların bu
sürece dahil olmaları `87'den sonra başlıyor. Ödül alma çizgisiyle 1980 diyoruz
ama İran Sineması asıl çıkışını 1990'larda yapıyor. Yeni dönem İran sineması
olarak adlandırdığımız dönem budur.
"İran İslam Devrimi görece özgün kadın profilini geriye götürdü" demişsin. Bunu
nasıl yaptı?
1936'da Rıza Şah'ın babası, Türkiye'deki Kemalist reformlara benzer adımlar
atıyor; peçeyi ve başörtüyle sokağa çıkmayı yasaklıyor. Binlerce yıl o gelenek
içinde yaşamış kadınlar açısından bu ciddi bir travma oluşturuyor. 1980'de ise
Humeyni, o dönem solunun da hatasıyla, muhaliflerini şiddet, işkence, idam ve
hapisle alt edip iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra, kadınların örtüsüz sokağa
çıkmasını yasaklıyor. Kadınlar açısından bu da ciddi bir travma oluşturuyor.
Öncesinde modern hayata, akademik ve diğer alanlardaki yaşama özgürce katılan
kadınlar ciddi bir sıkıntıyla yüz yüze kalıyorlar. Tavır alanların başlarına
gelmedik kalmıyor. Görece özgür görünen kadın profili bu şekilde alaşağı
ediliyor. Sözünü ettiğin vurgu, buna yönelik.
"İran'da İslam'ın ciddi bir değişim sürecinde olduğu"nu söylüyorsun. Bu
değişimin Yeni Dönem Sineması'yla bağı var mı, hayata nasıl yansıyor?
Bu değişimi çok iyi yansıtacak filmlerden biri, kitabımın da kapağına aldığım;
`Kadın Olduğum Gün' filminden örnekleyebilirim. Marziyeh Meshkini'nin yönettiği
bu film; 9 yaşındaki Havva'nın, bir gün önce oyun oynadığı arkadaşlarıyla oyuna
gönderilmeyip, artık kadın olduğunun, hicaba bürünmesi gerektiğinin söylendiği
epizotla başlar. Havva, arkadaşlarına bir `hoşça kalın' bile diyemeyecektir. Bu,
gerçek hayatta da böyledir.
Fakat 1800'lerde başlayan `Batılılaşma', 1930'lardaki reformdan biriken modern
hayatın gerekleri ve tarihi Fars gelenekleri ile gerçek hayatta sıkıntılar
yaşadığını gören iktidar, `kadın olma' yaşını önce 13'e, sonra da 18'e çıkartmak
zorunda kalır. Şer'i yasalar hayata ve tarihi birikime uymuyor ve
değiştiriliyor. Bu ciddi bir değişimdir.
Çelişkili ve çatışmalı olarak, İslami yönetimin önünü alamadığı bir tür `normale
dönüş' süreci başlıyor. İran toplumunda bir kımıltı, muhalif duruş ve değişim
istemi var. Bu, sinemada da kendini gösteriyor. Sinemadaki yeni yönetmenlerin
çoğu, sol kültürden gelen yönetmenlerdir. Diğer yandan, tutucu ailelerin
öncesinden okumaya göndermedikleri kızlarını, artık gönderdiklerini ve
kadınların üniversitelerdeki okuma oranlarının erkeklere oranla yüzde altmışa
yükseldiğini, aynı zamanda hayatın çeşitli alanlarında öne çıktıklarını ve
hakları için mücadele ettiklerini de belirtmeliyiz. Özcesi, İslami iktidar
gerçek hayatla ayrı yerlerde durmaktan uzaklaşarak, yaşamın gereğine doğru bazı
yönlerden değişimlere girmiştir, bu süreç devam etmektedir.
Acem kültüründe şiirin çok güçlü olduğunu biliyoruz. Kitabında ise, `roman ve
şiirin yerini sinemanın aldığı' tespitini yapıyorsun, böyle bir şey nasıl
oluyor?
Bu, insanların en rahat ifade edip, iletişim kurabildikleri bir dil olarak
sinemanın öne çıktığı anlamındadır. Görselliği ve işitselliğiyle de geniş
kitlelerce izlenebiliyor, etkileyebiliyor. '80-'84 arasında birçok kitapevi
yakılıyor. Bazıları kapanıyor, yaşayanların faaliyetleri de iktidarca çok büyük
ölçüde sınırlanıyor. Sadece İslami yayınlara izin veriliyor. Yazılı olanı kırma
tavrı `90'a kadar sürüyor. Sinema işte bu aradan başını kaldırıyor. İyi bir
duruş sergiliyor ve sorunlar sinema üzerinden tartışılmaya başlanıyor. Sinemanın
önceliği buradandır. Derin Fars kültürünün üzerini örtmek gibi bir durumu
yoktur. Tersine, ona dayanmakta ve ondan beslenmektedir.
Sinema ile toplumsal tarihin bir paralellik taşıdığı görünüyor. Bu sadece İran
açısından mı geçerli?
Bir derdi, bir mesajı, bir meselesi olan sinema filminin toplumsal tarihle
paralellik taşıması, hem anlaşılır bir durumdur hem de gerekliliktir. Bu da
sadece İran açısından değil, tüm ülkeler açısından böyledir. İran açısından ise
yukarıda sözünü ettiğimiz özel süreç göz önünde tutulmalıdır.
İran'da en önemli sorun kadın sorunu mu?
Toplumun özgürlüğünün kadınların özgürlüğüyle ölçülebileceğinden hareket
edersek; İran'da örtüde simgelenen sistem, baskıcı bir sistemdir ve kendini
ifade ettiği en önemli alan ve imaj da -etnik sorunları bir yana bırakırsak-
kadının başörtüsüdür. Türkiye'de güncel tartışılan bir mesele olarak, benzeşen
yanları çoktur. Kadının üzerindeki tahakküm aslında bir başka biçimde toplumun
ve erkeğin üzerindeki tahakkümün ta kendisidir. Sınıfsal tahakkümün de ta
kendisidir. Dolayısıyla, kadın sorununu işleyiş, bütün bu sorunları da işlemek
anlamına geliyor; yoksulluk, özgürlüklerin gaspı, sınıfın sorunları vb.
İran'da Kürtler ve Azerilerde odaklanan etnik sorunlar da var. Sinemanın bunlara
ilgisi nedir?
İran'da sinema bir dizi kural ve yasaklarla baskı altında tutulan bir alandır. O
nedenle anlatmak istediklerini ancak metaforlarla anlatabiliyorlar. Diğer yandan
yönetmenlerle sohbetlerimizde gördüm ki, Kürt ve Azeri sorunlarına bakışta;
onların haklarının verilmesi, egemen etnik milliyetçi baskının kalkması
düşüncesine sahipler. Ancak bunları sinemada ne ölçüde yansıttıkları
tartışılabilir. Abbas Kiorastami son filmlerinden birinde İran Kürdistanı'nda
bir çalışma yaptı; Kürt sorununa şöyle bir genel değinide bulundu. Kürt sineması
adına üretim yaptığını söyleyen Bahman Ghobadi daha farklı bir yol izliyor.
Ghobadi, Sarhoş Atlar Zamanı, Kaplumbağalar da Uçar filmlerinin yönetmeni.
Samira Makhmalbaf'ın, orijinali Kürtçe olan, Halepçe'de yaşananların İran
Kürtlerine nasıl yansıdığının anlatıldığı Karatahta filminde de başrol
oyuncularından biri. Bunlar ve diğer bazı yönetmenler, `öteki'leştirilene,
dışlanan ve yok sayılana yönelik bir ilgiye sahipler.