Osmanlı Devleti




Yapım Tarihi - 1999
Süre - 00:24:00
Yayın Tarihi - 03.01.2000
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe

Yönetmen - Semra Sander
Yapımcı - Semra Sander
Yapım Yardımcısı - Kurtuluş Zeydan
Kurgu - Tahir Kırşanlı, İbrahim Gümüşay, Pınar Öney, Günsel Temren, Oktay Yuva, Nurettin İşsever, Hamiyet Şen, Coşkun Özen, Bülent Bayrak
Metin Yazarı - Ahmet Nezihi Turan
Seslendiren - Mehmet Atay
Özgün Müzik - Can Atilla

Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. yılı nedeniyle hazırlanan bu yapımda devletin kuruluşundan yıkılışına kadar genel panoroması ele alınmaktadır. Programda; Eskişehir Bursa arasındaki yaylak arazide Ertuğrulgazi’nin kurduğu beyliğin, oğlunun adı ile anılan devlete dönüşmesi, bu devletin Balkanlara sıçraması, Balkanların bu dönemdeki durumu ve Türkleri bir kurtarıcı olarak görmeleri, Türklerin bu bölgeye getirdiği yenilikler, diğer Anadolu Beyliklerinin durumları, Osmanlının uyguladığı kararlı, istikrarlı siyaset, 100 yılda kurulan Anadolu siyasi birliği, Niğbolu Zaferi, Ankara Savaşı ve sonuçları, devlet merkezinin Edirne’ye taşınması, Rumeli’de yayılma, fetih sonrası bu bölgeye atamalar, uygulanan vergi sistemi, devlet yönetimi, İstanbul’un fethi, fetih sonrası, Fatih’in imparatorluğu, imar çalışmaları, Mimar Sinan ve Sedefkar Mehmet Ağa’nın eserleri ve mimari üslupları, siyasal teşkilatlanma biçimi, 1699’dan sonra yenileşme hareketleri, yeniden yapılanma çalışmaları, gerileme ve çöküşün nedenleri, anlatılmaktadır. Programda Osmanlı tarihinin imparatorluk içinden çıkan 25 devletin de tarihi olduğu vurgulanmaktadır.




Kaynak
Geçmişten Geleceğe Belgeler... Bilgiler... 1968/2008
TRT Arşiv Dairesi Başkanlığı, N. Beyhan Karadağ







OSMANLI DEVLETİ

Yıl 1595. O zamanın dünyasında sınırları Viyana’dan Yemen’e, Galiçya'dan Kafkasya’ya uzanan bir imparatorluk vardı. Sınırları içinde sayısız milleti barındıran ve tam 624 yıl ayakta kalan bir imparatorluk. Adı, Osmanlı.

Bu koskoca imparatorluğu 1299 yılında Söğüt’e gelen Türklerin Oğuz aşiretinin Kayı boyu kurmuştur.

Onların Söğüt ve Domaniç’e nasıl geldiklerini tam olarak bilmiyoruz. Moğol istilasının yarattığı kargaşalık onları da harekete geçirmişti. Uzun ve fasılalı bir yolculuktan sonra Anadolu’nun kuzey batı ucuna, Bizans sınırlarına ulaştılar. Dört yüz çadırdan ibaret olduklarına dair bir rivayet anlatılır. Bu bir avuç insandan imparatorluk mu çıkar diye sonraları çok sorulmuştur. Uygun zaman, uygun insanlar ve uygun idealler olduktan sonra neden olmasın?

Onlar Bizans sınırlarına atları, çadırları ve kilimleri ile birlikte gelmişlerdi ve onlara hep bağlı kaldılar. Bugün Eskişehir-Bursa arasında kalan yaylak ve kışlak alanlarına gelene kadar büyük bir macera yaşamışlardı belki ama maceracı olmak niyetinde değildiler. Yerleşmek üzere geldikleri bu bölgeye onları, aşiret reisleri olan Ertuğrul getirmişti. Atları onlara üstün hareket ve organizasyon kabiliyeti kazandırıyordu. Atsız Türk bir hiçti. Nallarını bile, bir sanat eseri gibi işlediler. Çadırlarıyla yerleşmeyi öğrendiler. Nitekim sonradan inşa edecekleri muhteşem camilerinin, çadırdan mı ilham alınarak yapıldıkları üzerinde sıkça durulmuştur. Sarayları da pek farklı değildir. Bugün Topkapı Sarayı’nı taşa dönmüş bir ordugâha benzetenler pek haksız görünmezler. Bir yolu takip ederken kondukları yer olsun, bir şehre yerleştiklerinde yaptıkları ev olsun, ikisine de Konak demeleri bu yüzdendir. Estetik çizgiyi en olgun hale getirdiklerinin ifadesi olan, her biri birer işleme klasiği duvar süsleri ve pencerelerle konaklarını süslediler.

Kurdukları devlet Ertuğrul’un değil, oğlunun adını aldı. Ertuğrul’un oğlu Osman Gazi, Osmanlılar için hep yarı mistik, efsanevi bir şahsiyet oldu.

Osmanlılar devlet kurulduktan çok kısa bir süre sonra Balkanlara sıçradılar. O zamanlar bu topraklar huzursuzluk içindeydi. Bu yüzden Balkan halkları Osmanlıları kurtarıcılar olarak karşıladılar. Yeni Düzen çabuk yerleşti. Çünkü bu Düzen sayesinde köylüler feodal angaryalardan kurtuluyor, kiliselerin, manastırların ve ruhbanın sahip oldukları mülkler ve vakıflar koruma altına alınıyordu. Gelişen Osmanlı rejimi Anadolu’yu da etkiledi. Anadolu beyliklerinin savaşçı ve vasıflı kadroları, geleceğin Osmanlı beyliğinde olduğunu görerek oraya aktılar. Bütün bunlar, birdenbire değil, ağır, kararlı ve istikrarlı bir siyasetle uygulandı. Bu siyaset, iskan için uygulanan yöntem kadar efendinin adaletiyle de işliyordu.

Anadolu’nun siyasi birliği sağlanmış göründüğünde, kuruluş tarihinin üzerinden yüz yıl geçmişti. Tuna’ya dayanan Yıldırım Bayezid 1396’da birleşik haçlı ordusunu Niğbolu’da bozguna uğrattı. İstanbul’dan ibaret kalan Bizans imparatorluğunu, Konstantin’in kurduğu şehri şiddetle muhasara etti. 1402 Ankara Savaşı bütün bu başarıları alt üst etmiş gibi göründü. Doğu’nun büyük cihangiri Timur, Osmanlı siyasal birliğini paramparça etti. Ancak, Osmanlıların kendisinden önce kurulan ve âniden büyüyerek dünyaya hükmeden, kurucularının ölümünden sonraysa hızla dağılan göçebe imparatorluklar gibi olmadığı da bu olayla ortaya çıkmıştır.

Ankara savaşından sonra Anadolu birliği bozulmuştu ama Rumeli dimdik ayaktaydı. Devlet merkezi Edirne’ye taşındı. Devletin Trakya ve Balkanlarda ayakta kalışını sağlayan politikalar daha da geliştirildi ve bunda ısrar edildi. Osmanlılar Anadolu’dan nüfus naklettiler, ittifaklar kurdular, yaptıkları anlaşmalara sadık kaldılar. Bir beldeyi fethettiklerinde önce kaleye garnizon, şehre vali, mahkemeye kadı tayin ettiler. Hemen sayım yaptılar. Kimlerden ne kadar belirli ve düzenli vergi alınacağını, kimlerin hangi hizmetler karşılığında bundan muaf tutulacağını çok sağlam ve net esaslara bağladılar. Bunları imar faaliyetleri takip etti. Köprüler, camiler, hamamlar, imaretler, medreseler, çeşmeler kurdular. Sosyal ve ekonomik hayatla ticaretin canlı merkezleri olan çarşılar, pazar yerleri, hanlar, kervansaraylar, bedestenler inşa ettiler. Bu “Pax Ottomana” denilen Osmanlı barışıydı.

Tahta 1451’de 19 yaşında oturan genç II.Mehmed’in, hedefi büyüktü ve bu hedefine inatla ve kararlılıkla yürüdü. İstanbul, 1500 yıllık bir imparatorluğun merkeziydi. 4.Yüzyılda Roma imparatorluğunun merkezi buraya taşınınca ona “Nova Roma”, “Secunda Roma”, yani Yeni Roma, İkinci Roma denmişti ve imparator I. Konstantin’le selefleri, onu Roma örneğine göre inşa ettirmişlerdi. Bu yüzden eğer Osmanlılar bir imparatorluk haline gelecekse, İstanbul mutlaka fethedilmeliydi. Fetih, kesin sonucun alınacağı tek bir darbe ile olmalı, riskin en aza indirileceği hazırlıklar, olağanüstü bir dikkat ve ihtimamla yapılmalıydı. Gemileri karadan yürüttüren Fatih, bir muhasara silahı olarak topu öyle maharetle kullandı ki ortaçağı sembolize eden surlar, kuleler, kaleler, şatolar tarihini bitirdi; o çağı kapattı.

Osmanlılar, Fatih Sultan Mehmed’le beraber, resmî olarak, Orta Asya geçmişlerine işaret eden “Han” ünvanıyla İslam dairesine girişlerinin ifadesi olan “Sultan” ünvanını kullanmışlardı. Ama onlara dışarıdan bakanlar, karşılarında gerçek bir imparator görüyorlardı. Artık imparatorluk Osmanlılar, yani Türkler ve Müslümanlar tarafından temsil ediyordu. Avrupa’da Fatih adına madalyonlar basıldı ve onun Hıristiyan olması için dualar edildi.Fatih’in imparatorluğu Augustus’un pagan, Konstantin’in Hıristiyan imparatorluğunun bir devamıydı. Bu bakımdan 20. yüzyıl başında Osmanlı devletinin yıkılışı, yalnız imparatorluklar çağının sona erişinin değil, iki bin yıllık geçmişiyle birlikte dünya tarihinin en eski ve köklü imparatorluk geleneğinin yok oluşunun da tarihidir. Bütün merkezî imparatorluklar gibi Osmanlı devletinin merkezi de taht şehriydi. Osmanlı tarihi bu anlamda İstanbul’un tarihidir. Bir kültür, sanat, ticaret ve siyaset merkezi olarak İstanbul’u İstanbul yapan Türklerdir. Devleti kuran, İstanbul’u alan, sisteme dahil olacaklara kendi koydukları kurallara uymayı zorunlu kılan Türklerden tutun da Rumlara, İranlılara, Latinlere Araplara ve birden fazla topluluk oluşturan Yahudilere kadar çok farklı milletler yaşardı. Sarayın hekimleri, iktisadî ve ticarî hayatın bankerleri bunlardan çıkardı. Fenerli Rumlar tercümanlık, Ermeniler esnaflık yapardı. Padişah Hıristiyan, Musevi, Müslüman, bütün bu din, dil ve mezhep mensuplarının koruyucusuydu.

6. yüzyılda yapılan Ayasofya, aslında yıkıldıktan sonra Bizans denmeye başlayan, Roma’nın en büyük hristiyan mabediydi. Fatih camiye çevirdiğinde, ona protokolde yine ilk sırayı verdi. Osmanlılar Fatih’ten sonra kendi âbidevî mabedlerini yaptılar, bunlara “selâtin (Sultan) camileri” dediler; ama protokol sıralamasında, ayakta tutmak için çok çaba harcadıkları Ayasofya’ya öncelik vermekten de vazgeçmediler. Üstelik bazı padişahlar oraya defnedildiler.

Süleymaniye’yi, Selimiye’yi, Sultanahmet’i ona mı benzetmeye çalıştılar; hatta mümkünse onu aşmayı mı amaç edindiler? Buna evet demek, Keskin ve mübalağalı bir hüküm olur. Mimar Sinan, Sedefkâr Mehmed Ağa, deha çapında büyük mimarlardı. İlhamsız sanatkâr düşünülemez; ilham aldılar ve zevkte, zerafette, sadelik içinde ihtişamda Ayasofya’yı aştılar.Osmanlı mimarları ne karanlıktan, ne loşluktan hoşlanıyorlardı. Aydınlığa öncelik verdiler. İster kiliseden çevirdikleri olsun, ister kendi yaptıkları, her camiye mutlaka bol ışık giren pencereler açtılar. Işığın doğrudan girip rahatsız etmemesi için uygun bir teknik uyguladılar. Mozaiklere yüz vermediler. Bunun yerine çiniye ağırlık verdiler. Ufukların mavisini seviyorlardı. Sultanahmed camiinde 21 bin adet çini pano kullandılar. O kadar revaçtaydı ki, bu sanatın merkezi olan İznik’te 16. yüzyılda 300 çini imalathanesi vardı. Hat, süsleme unsurlarından bir başkasıydı ve duvara işlenen ya da levha olarak asılan bu nadide eserlerden her biri mutlaka bir büyük hattatın elinden çıkmış olurdu.

Fatih’in torunu Yavuz Sultan Selim 1514-1517 yılları arasında Mısır üzerine yaptığı seferlerle ülkenin sınırlarını üç katına çıkardı. Bu yalnızca siyasî ve coğrafî bir genişleme değildi. Osmanlı padişahları bundan böyle İslam dünyasının tartışmasız tek halifesi olmuşlardı. İmparatorluk kültürü yeni renkler kazanmaya başladı. Yavuz İran dönüşü Tebriz’in birçok âlim ve sanatkârını İstanbul’a getirmişti.

Batılıların “Muhteşem” diye hitap ettikleri Kanuni devri, Türk imparatorluğunun en parlak dönemidir. Avrupa’nın bugünkü siyasi haritası da Osmanlıların dünya siyasetini yönlendirme gücüyle aşağı yukarı o zaman şekillenmiştir. Kanuni devri, milli monarşilerin doğuşunun ve modern Avrupa devletlerinin ortaya çıkışının tarihi başlangıcı kabul edilir. Karaların ve denizlerin hükümdarı, ufukların efendisi Sultan Süleyman, Akdeniz’in bütün güney kıyılarını da doğrudan kendine bağlayıp, Kuzey Afrika’ya hakim olmuş, böylece Anadolu’nun, Viyana’ya kadar Avrupa’nın, Mısır’ın ve bütün Arabistan’ın sultanı unvanını hak etmişti.

“Türk Asrı” da denilen bu yıllarda, başta İstanbul’un her iki yakası olmak üzere bütün imparatorluk büyük mimarî eserlerle donatılır. Kültür ve edebiyat en tantanalı devrini yaşar. Kanuni’nin Sadrazamı İbrahim Paşa, kendisine büyük bir saray yaptırır. Sarayının hemen önüne, bugün Sultanahmet dediğimiz At Maydanı’na da Mohaç dönüşü Macaristan’dan getirdiği Apollon, Diana ve Herkül’ün tunçtan heykellerini diktirir. Gerçi devrin şairlerinden Figânî “İki İbrahim geldi dünyaya, biri putları yıktı, diğeri dikti” diye hicvederse de bu Osmanlılın renkliliğinin bir göstergesidir.

Osmanlılar imparatorluklarının geleceğini âdil bir hükümdarda görmüşlerdi. O hükümdarın kumanda edeceği güçlü bir ordu olmalıydı. Güçlü bir ordu için âdil bir vergi düzeni şarttı. Vergi düzeni ise ancak halka adaletle muamele edilmesiyle kurulabilirdi. Buna “adalet dairesi” dediler. Sonuçta imparatorluğun geleceği köylünün üretiminden geçiyordu. Üretim üzerinden elde edilen vergi, hem sipahi sınıfını ve yöneticileri besliyor, hem de merkezi devlet harcamalarının asıl kaynağını oluşturuyordu. Şartlar ve anlayışlar değişse de sosyal, ekonomik ve siyasi teşkilatlanmalarında bu prensipten ayrılmamakta ısrar ettiler. Ama yanlış siyasi kararlar, uzun savaş dönemleri; salgın, kıtlık gibi önlenmesi mümkün olmayan olaylar sonucunda isyanlar çıkabiliyordu. Ama yine de halkın refahı için kendine yeten bir ekonomi benimsenmişti.

Kadı, müftü, müderris gibi meslek sahipleriyle önemli kısmı Balkanlardan ve Hıristiyanlar arasından devşirilerek gelen beyler, paşalar, ağalar liyakat, kabiliyet, biraz da şansın yardımıyla vezir bile olabilirlerdi. Küçük bir kaza kadılığından veya müderrislikten, kazaskerlik, hatta Şeyhülislamlık mevkiine çıkmasına engel olabilecek, önceden belirlenmiş hiçbir sübjektif sınırlama bulunmazdı.

Her renkten, her cinsten, her din, dil ve kültürden insanın katıldığı bir dünya idi, Osmanlı dünyası. Osmanlı doğulmaz, Osmanlı olunurdu. Adları Tatyos’du, Andon’du, milliyetleri ermeniydi, rumdu, dinleri Hıristiyandı ama hepsi bir yana, kürdilihicazkâr ve hüseyni peşrevleriyle, Onlar Osmanlıydı.

Madrabaz denilen köle tüccarlarının Habeşistan’dan, Sudan’dan toplayıp getirdiği, Mısır valisinin alıp İstanbul’a sevkettiği Kara renkli harem ağaları da Osmanlıydı. Zaman zaman kimi entrikalara karışsalar da sarayın düzenini onlar sağlardı. Büyük vakıfların idaresi onlara bırakılmıştı. Onlar aynı zamanda kültür taşıyıcısı da oldular. Mısır’a döndüklerinde, İstanbul’un zevkini aksettiren eserler yaptırdılar.

Osmanlıların Batı’da meydana gelen gelişmeleri takip edemedikleri için geriledikleri söylenir. Son araştırmalar bunun pek de öyle olmadığını göstermektedir. Ayrıca üstünlüğü tartışılmaz olanın, zayıf olanı fazla dikkate aldığı da görülmemiştir. Derin ve etkileri zamana yayılmış ilerlemeler geç farkedilir. Bunu kavramak da meziyetten çok kehanetin alanına girer. Kavrandığında da olan olmuştur artık.

Osmanlılar kazandıkları kimi parlak zaferlere rağmen, daha 17. Yüzyılın ilk yarısından itibaren birşeylerin ters gittiğinin farkındaydılar. Bütün terslikleri kendi ideal sistemlerinden sapmakla açıkladılar. Bozulan herşeyi, Kanuni dönemindeki gibi tanzim ederlerse mesele kalmayacağını zannettiler.

Sonunda yıl 1699’a geldi; imparatorluğun 400. yılında Karlofça anlaşmasının resmileştirdiği yenilgileri ve sistemin zaafiyetini bastırmak için padişahlar hayranlık verici gösteriler, sultan düğünleri, sünnet şenlikleri düzenlemişlerdi. Saraylarını büyütmüş, köşk üstüne köşk ilave etmişler, yeni yeni saraylar yapmışlardı. İmparatorluk, ihtişamını şaşalı eğlencelerde, lüks ve sefahatta aramıştı. 1699’dan sonra bunlar yetmemeye, işin mahiyeti değişmeye başladı. Herkes işe, zaafın en somut göstergesi olan ordudan başlamak fikrinde buluştu. Osmanlı askerî ıslahatları, yalnız ordunun modernleşme süreci bakımından değil, sosyal, siyasi ve ekonomik sonuçları bakımından da hâlâ Osmanlı tarihinin en ilgi çekici konularından birini oluşturuyor.

Yeniçeriliğin kaldırılması, modern orduların kurulması gibi askerî ıslahatların sonucuna bakıldığında, bütün bunların bir sonuç vermediği doğrudur. Ama tarih içinde Osmanlılar kadar tehdit altında kalmış bir başka siyasi sistem de olmamıştır. Ayrıca Mehmet Genç’in dediği gibi “Osmanlıların gerilemesi, ilerlemesinden daha başarılı bir operasyondur; mucizevi bir direnme vardır”. Avrupa’nın dünyaya hakim olduğu bir dönemde, bu müthiş bir direnme gücüdür. Batı dünyasındaki modern değişme olmasaydı, Osmanlı sisteminin sona ereceğini düşündürecek akla uygun bir sebep de bulunmamaktadır.

Osmanlı tarihi bugün imparatorluk bünyesinden çıkan 25 devletin tarihidir. Mısır’ın, Polonya’nın; Yunanistan ve Bulgaristan’ın, Kafkasya’nın, Filistin ve İsrail’in tarihini araştıranlar, bir bakıma Osmanlı imparatorluğunun teorik kurgusunu yaparlar. Jason Goodwin “Ufukların Efendisi Osmanlılar” adlı eserinde “Türkler sonuna dek Süren ciddiyetleri ve kibarlıkları ile ün yaptılar. Kurdukları ve yıkılmazlığı ile neredeyse efsane haline gelmiş imparatorlukları, ayrıntılarda sürekli zarif bir hareket halinde kaldı”. Sanki bir eski zaman efendisi tatlı tatlı anlatmakta, sonsuz tevazuu ile tennureler dönmekte, bütün ihtişamı ile mehter geçmektedir.

Osmanlı, sömürgeciliğin zerresine aklı ermediğinden topraklarının her karışını vatan, vatanı ayakta tutanın da devlet olduğuna hükmetti. Nitekim 1918 Mütarekesi’ne göre kendilerinden bir takım Osmanlı topraklarını terk etmeleri istenen komutanlar, bunu neden yapmaları gerektiğini bir türlü anlayamamış ve askerlerine bunu nasıl izah edeceklerini bilememişlerdi.

Artık imparatorluk çağı çoktan kapanmış bulunuyor. Ama bugün Balkanlar ve Ortadoğu’da yaşanan karışıklıkların da işaret ettiği gibi hatıraları hala canlı...



Kaynak
Semra Sander
TRT Radyo Televizyon Dergisi, Sayı 128