Yapım Tarihi - 2008
Süre - 00:18:00
Format - Kurmaca, Renkli, Türkçe
Yönetmen - Mustafa Emin Büyükcoşkun
Yönetmen Yardımcıları - Esma Acar
Yapımcı - Mustafa Emin Büyükcoşkun
Prodüksiyon - Mücahit Eker (Prdoüksiyon Koordinatörü)
Senaryo - Mustafa Emin Büyükcoşkun
Danışmanlar - Mecid Mecidi, Semih Kaplanoğlu, Mihan Kaşani, Orçun Köksal, Ayşe
Şasa
Görüntü Yönetmeni - Orkan Bayram
Kameraman - Orkan Bayram
Kamera Asistanı - Giray Bilican
Işıkçı - Giray Bilican
Sesçi - Arda Erdir
Sanat Yönetmeni - Ayşe Gülsüm Özel
Kurgu - Mustafa Emin Büyükcoşkun
Jenerik - Zeynep Özel (Jenerik ve Afiş Tasarımı)
Oyuncular
Enes Özel (Korsan CD’ci)
Elif Kapıcı (Müşteri Kız)
Orkan Bayram (Toptancı)
Ahmet Coşar (Çiçekçi)
Uğur Laçin (Zabıta Memuru 1)
Faik Yıldız (Zabıta Memuru 2)
Mithat Yediok (Zabıta Memuru 3)
Osman Aslan (Oda Arkadaşi 1)
Burhan Deniz (Oda Arkadaşı 2)
Mücahit Eker (Oda Arkadaşı 3)
Serkan Çelik (Küçük Korsan CD’ci)
Film, korsan film CD’leri satan bir seyyar satıcının öyküsünü anlatır. Günleri,
kaldığı bekar odası ve CD sattığı iskele arasında geçen genç işportacının hayatı
bir gün tezgahına gelen bir genç kızın ondan daha evvel hiç duymadığı bir film
istemesiyle tamamen değişir. İşportacı filmi bulur, fakat kız bir türlü gelmez.
Bekleyişi giderek saplantılı bir hale dönüşürken işportacının dış dünyayla
ilişkisi kopmaya başlar..
Hisar Kısa Film Seçkisi. 2008
27. Uluslararası İstanbul Film Festivali- Hisar Kısa Film Seçkisi. 2008
5. Yıldız Kısa Film Festivali- En İyi 3. Kurmaca Film. 2008
14. Cittadella del Corto Uluslararası Kısa Film Festivali- Uluslararası Yarışma.
2008
10. Uluslarası Eskişehir Film Festivali. 2008
5. Fresh Film Fest Karlovy Vary. 2008
Kaynak
Mustafa Emin Büyükcoşkun
Ödüllü Genç Yönetmen
Anlatılacak Bir Hikâye, Söylenecek Bir Dert Yoksa O Film Değil, Çöptür!
Ödüllü yönetmen Büyükçoşkun'la konuştuk.
"Anlatılacak Bir Hikâye, Söylenecek Bir Dert Yoksa O Film Değil, Çöptür!"
Türkiye"de son yıllarda kısa filme kayda değer bir rağbet var. Bunda teknolojik
gelişmelerin olduğu kadar sinema-tv bölümlerindeki artışın da etkisi fazla
kuşkusuz.
Fakat eline her kamera alanın film çekme çabası olumlu bir gelişme gibi görülse
de nitelik açısından geleceğe bırakabileceğimiz kısa filmlerin üretildiğini
söylemek için henüz çok erken. Gençler, özellikle öğrenciler ya bir merakla
başlıyorlar film çekmeye, ya da sevdikleri yönetmenin, oyuncunun vs. etkisiyle,
esinlenmeyle, bir çeşit öykünmeyle…
Yine de gelecek için Umut vaad eden genç yönetmenler yok değil. Mustafa Emin
Büyükcoşkun"un da bu yönetmenlerden biri… Yazıp yönettiği ve yapımcılığını
üstlendiği kısa metrajlı kurmaca film "Sardunya" ile Bulgaristan"da düzenlenen
2. Uluslararası Filmini Kısa Film Festivali"nde jüri tarafından En İyi Balkan
Kısa Filmi ödülüne layık görüldü.
Enes Özel ve Elif Kapıcı"nın başrolde yer aldığı “Sardunya”, korsan film CD"leri
satan bir seyyar satıcının öyküsünü anlatıyor.
Kaldığı bekâr odası ile CD sattığı iskele arasında yaşamını sürdüren genç
işportacının hayatı bir gün tezgâhına gelen bir genç kızın ondan daha önce hiç
duymadığı bir filmi istemesiyle değişiyor. Film sıradan bir karakterin gündelik
yaşamını konu alırken, tesadüfî bir karşılaşmanın ruhsal dünyasında yarattığı
etkileri yansıtmaya çalışıyor…
Büyükcoşkun"la Sardunya"yı, kısa filmi ve festivalleri konuştuk…
Büyükcoşkun sinema denilince ne anlıyor?
Mustafa Emin Büyükcoşkun sinema denilince bir çok yönlü, çok boyutlu ve çok
“hayali” bir hikaye anlatma, dert söyleme sanatını anlıyor.
Neden kısa film? Uzun metraja geçiş için bir başlangıç mı?
Kısa filmin uzun metraja bir geçiş olduğu aşikar, ama tabii bütün kısacılar uzun
metrajcı olmuyor, bu biraz da mesai ve ciddiyet istiyor. Benim için kısa film,
gerek yapım şartları, gerek finansal imkânlar ve gerekse de teknik-linguistik
yetkinlik anlamında uzun metrajın minyatürü, “küçüğü” demek. Bu küçüklük daha az
zaman, ekip, para, imkân demek, daha “kısa” bir film demek. Ama nihayetinde
ortada kesinlikle bir “film” olmalı, o tadı, o hissi seyircisine aktarabilmeli
diye düşünüyorum. Bu vaziyette şahsen oturup 8 hafta film çekemem, ama bir
haftamı sette geçirip gece-gündüz senaryoma, oyuncularıma, setime, ekibime,
hikâyeme odaklanabilir, kafa patlatabilirim.
“Sardunya” nasıl çıktı ortaya?
“Sardunya”nın ilk fikri Cağaloğlu Anadolu Lisesi"nde son sınıftayken oluştu.
Kıştı sanırım, Eminönü"nde yürürken korsancıları toplayan zabıtaları gördüm,
iyice ortadan kalkmadan şu CD"cilerin filmini yapsak hoş olur diye düşündüm.
Tabii zor diye de geçirdim içimden. Sonra yaza doğru bir sabah Vefa"da ÖSS"ye
hazırlanmak üzere kaldığım öğrenci yurdundan çıkıp Cağaloğlu"na doğru yürürken
Beyazıt"la Nuruosmaniye arasında oluştu hikâyenin belkemiği, bir anda geliverdi
öyle. Yürürken kargacık burgacık karaladığım o hikâye öylece kaldı. Bir paragraf
yoktu bile. O yaz Hayal Perdesi Sinema Topluluğu olarak Mecid Mecidi"yle bir
atölye yaptık. Sonrasında Mecidi bize senaryo ödevleri verdi. Bu hikâyeyi de o
süreçte geliştirmeye çalıştım. Ama yaklaşık bir 6 ay boyunca bir kelime bile
yazamadım.
Sonra ufak ufak bir şeyler gelmeye başladı. Bu arada Ayşe Şasa, Orçun Köksal ve
Semih Kaplanoğlu"yla da senaryo üzerine oturup konuştuk bayağı, bizim gruptan
arkadaşların da katkıları oldu. Böylece yaklaşık 1,5 senelik bir zaman diliminde
bir tretman çıktı ortaya. 2007 yazında atölyenin devamı olarak Mecidi ustanın
son filmi Serçelerin Şarkısı"nın setine misafir olduk. İran"a gelen 5 senaryoyu
Mecid Mecidi ve senaristi Mihnan Kaşani gözden geçirdiler ve usta bana bu filmi
çekmemi tavsiye etti.
Açıkçası pek istekli değildim çekmeye. Senaryo pek içime sinmiyordu. Ayrıca
mevsim olarak da kışı düşünüyordum. Ama Mecidi ödevi verince, Bilim ve Sanat da
destek verince artık beklemek yersiz diye düşündüm ve kolları sıvayıp hazırlığa
başladık. Bir ay kadar hazırlık sürdü, bu süreçte görüntü yönetmenim Orkan
Bayram"ın katkılarını burda özellikle anmak isterim. Filmde kullandığımız
lambaları bile onunla beraber yaptık. İstanbul Erkek Lisesi"nden (şimdi mezun
oldu ve bizim filmi sunduğu portfolyosuyla Berlin Güzel Sanatlar
Üniversitesi"nin sahne tasarımı bölümüne seçildi, halen eğitimine orada devam
ediyor)
Ayşe Gülsüm Özel atmosferi oluşturmada çok ciddi bir katkıda bulundu ve nihayet
2007 Ağustos"unda 40 derece sıcağın altında, 7 kişilik bir ekiple çektik filmi.
Post"u biraz uzun sürdü araya başka işlerin girmesiyle ve 2008 Ocak ayında film
tamamlandı. Filmin macerası bu şekilde.
Kurmacayı seviyorsunuz galiba…
Aslında ben lisedeyken sıkı bir belgeselciydim. Festivalleri takip ederdim,
hatta Belgesel Sinemacılar Birliği"nde çalışmışlığım da var. Belgeseli politik
imkanları nedeniyle çok etkin ve değerli buluyorum. Annem de bu yönüyle bana çok
destek verir ve teşvik ederdi. Bununla beraber zaman içerisinde anlatım dili ve
biçimine dair arayışlar bizi kurmacaya götürdü. Film demek kurmaca demek bana
kalırsa. Diğer türler de hep bunun alt dalları gibi geliyor bana.
Kurmaca ile deneyselciliği nasıl ilişkilendireceğiz bu bağlamda?
Deneyselliği de yine “kurulmuş” bir dünya içerisinde biçim ve içeriğe dair
sınırları zorlama çabası olarak algılıyorum ben. Varolan anlatım kalıplarının ve
temaların tatmin etmediği durumlarda ortaya çıkan arayışların sonucu bana
kalırsa ve kesinlikle de sinema için gerekli bir arayış bu.
Türkiye"de son yıllardaki, özellikle gençler arasındaki kısa film merakını nasıl
yorumluyorsunuz?
Bana pek merak varmış gibi gelmiyor ama yapım sayısında bir artış var. Tabii bu
niceliksel artışın niteliğe yansımasını görmek biraz güç. Yine de dijital
teknolojinin ve ucuz ekipmanların yaygınlaşması kısa film yapımını da
basitleştiriyor. Ama bana kalırsa film yapabilmek “film yapmak” anlamına
gelmiyor. Anlatılacak bir hikâye, söylenecek bir dert yoksa o film değildir,
çöptür bana kalırsa.
Öyleyse neden roman ya da öyküyü denemiyorsunuz? Hikâye anlatmanın daha kadim
yolları varken neden sinema?
Sinemayı salt hikâye anlatmaktan ibaret görmüyorum. “ ...ve/ veya dert söylemek”
diyorum. Bu noktanın altını çizmek istiyorum.
Çok indirgemeci bir yaklaşım değil mi bu? Sinema hikâye anlatmanın bir yolu
olarak ortaya çıkmıştı belki. Hollywood, Bollywood, 80"lere kadar Yeşilçam
sinemanın bu iddiasını sürdürdü, hatta sinemayı böyle algıladı. Fakat sinemanın
"hikâye anlatmak olmadığını" daha 1920"lerin sonlarında Bnuel "Endülüs Köpeği"
ile göstermiştir…
Bunuel'in de kesinlikle bir hikâyesi vardı, ama dertleri ağır basmaktaydı. Bunun
indirgemecilikle ilgisi olduğunu düşünmüyorum.
Aksine “hikâye anlatma”yı salt edebi bir üretim biçimi olarak görmek bir tür
indirgemecilik bana kalırsa. Sanatın her disiplini bir hikâye anlatan, bir
derdini söyleyen ifade biçimleridir. Hikâye Arapça “ha-ka-ve” yani “anlatmak”
kökünden gelir. Dolayısıyla bizim gündelik dilde kullandığımız şekliyle edebi
bir tür olmanın dışında çok daha geniş bir alanı kapsar. Benim de ifade etmeye
çalıştığım sinemanın bir “anlatı” aracı, yöntemi, biçimi olduğuydu. Anlatım
biçimi olarak neden sinemayı tercih ettiğime gelince.
Açıkçası edebiyatla çok sıkı ilişkisi olan birisi değilim. En fazla
okuyabildiklerim daha ziyade biyografi türünde metinler, bir de Mustafa Kutlu
ile Sait Faik hikâyeleridir. Onun dışında biraz zorlayarak okurum kendimi. Ama
bunu bir beslenme eksikliği olarak görüyor ve gidermeye çalışıyorum. Bir de
bunun üzerine adeta yazma özürlü olmam eklenince doğal olarak edebiyat benim
için bir ifade ve anlatım aracı olmaktan çıkıyor.
Senaryo yazmak bile benim için bir kabus zaten. 18 dakikalık filmi bile 2 senede
zor yazabildim. Bir de edebiyat bana biraz ucuz bir yöntem olarak geliyor. Bu
yanlış anlaşılmasın, edebiyatçıları hakir falan görmüyorum. Sonuçta yazmak için
kafa, kalem ve kağıt gerekiyor. Bu anlamıyla biraz yüzeysel gelecek ama
edebiyatın ucuz bir tarafı var. Özellikle Türkiye"deki Müslüman çevrelerin sosyo-ekonomik
durumu göz önüne alınırsa neden en fazla ürün verilen saha burası olduğu daha
rahat anlaşılacaktır.
Resim, heykel, müzik, sinema gibi sanatlar biraz aristokrat işi şeyler, belirli
bir sınıfsal iktidar ve güç gerektiren uğraşlar. Hoş ben de paşa çocuğu yahut
babamın tabiriyle “mamelekinin varıyla geçinen beyzade” değilim ya neyse. Bu
noktadan hareketle görsel, işitsel ve performel sanatlara daha fazla eğilmek
gerek diye düşünüyorum. Sinemayla uğraşmama neden olan temel motivasyonlardan
biri değil bu tabii ama, sinemayla uğraşmaya başladıktan sonra beni bu sahada
daha fazla çalışmaya teşvik eden gözlemlerimden biri.
Kısa filmin ödül, para ve şöhret aracına dönüştürüldüğünü İleri sürenler var..
Kısa film üzerinden rant sağlanabilir mi?
Kısadan para kazanmak mümkün denilebilir ama şöhret pek değil. Çünkü kısıtlı bir
mecrası var. Ama sinema çevrelerinde kazandırdığı tanınırlık, gezdiği
festivaller, bir sonraki filmin yapımına dair ciddi imkanlar sağlayabiliyor.
Rant işine gelince, o pek mümkün değil sanırım. Fakat şu noktayı belirtmek
lazım, kısa film piyasasında uzun metraja nazaran daha dejenere bir hava, daha
ana akım bir yönelim ve kesinlikle son derece sübjektif bir değerlendirme
sistemi var.
Festivalleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Yeterince ilgi görüyor mu kısa filmler?
Türkiye"de kısa film festivalleri ağırlıklı seyircisi öğrenciler, özellikle de
sinema-tv öğrencileri. Ciddi bir ilginin olduğunu söyleyemeyiz. Ama yine de bu
etkinlikler kısanın izlenebilmesi, dağıtılabilmesi için yegane mecrayı
oluşturmaktalar. Son yıllarda belediyeler de bu konuya ilgi göstermeye
başladılar ve bu da genç kısa filmcilere oldukça iyi destekler sağlanması
anlamına geliyor.
Kısa filmleri sinema salonlarında da izleyebilecek miyiz?
Aslında bu imkansız bir şey değil. Türkiye"de her sene 5-10 tane 35 mm.
formatında kısa film çekiliyor. Sırf bunlar bile uzun metrajlı filmlerle beraber
dağıtıma girebilirler. Özellikle sanat filmlerinin dağıtımını yapan firmalar ve
bu filmleri gösteren salonlar bu konuda çok hoş yeniliklere imza atabilirler.
Mesela Seyfi Teoman"ın “Tatil Kitabı”nı görmeden önce, benzer bir sinema
dilinden beslenen başka bir genç yönetmen Mehmet Can Mertoğlu"nun kısa filmi
“Yokuş”u seyredebiliriz, ki bence bu reklam veya fragman seyretmekten çok daha
güzel bir şey bu tarz sinemanın seyircisi için. Seanslara eklenecek 15-20
dakikalık sürelerle Türkiye"de kısa film dağıtımı sinema salonlarına da
açılabilir rahatlıkla.
Takip ettiğiniz kısa filmciler var mı?
Pek denemez, çünkü o kadar nitelikli işler pek yok malesef. Ama Mehmet Can
Mertoğlu, Cem Öztüfekçi gibi isimleri sayabilirim.
Sizi en çok etkileyen yönetmenler?
Andrei Tarkovsky, Yasujiro Ozu, Abbas Kiarostami, Mecid Mecidi, Semih Kaplanoğlu,
Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Tsai Ming Liang...
Kısa film çekmeye devam edecek misiniz?
Üniversiteyi bitirene kadar iki tane daha kısa çekmek, sonra da ilk uzun
metrajlı projeme başlamak istiyorum inşallah. Kısa film yapmayı öğrenmek, sinema
dilini kavramak için kısa iyi bir süreç.
Mehmet Ejder
Mustafa Emin Büyükcoşkun'un kısa özgeçmişi:
1988"de Fatih Karagümrük"te doğdu. İlkokulu Hırkaişerif"te okudu. Cağaloğlu
Anadolu Lisesi"ni bitirdi. Halen Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü"nde okuyor.
İlk kısa filmini Lise 2"de çekti.
Semih Kaplanoğlu'nun filmi “Süt”te kamera asistanı olarak çalıştı. Belgesel ve
kısa film yapımlarında görev aldı. Çeşitli dergi ve gazetelerde film
eleştirileri yazıyor.
İHH İnsani Yardım Vakfı"nın kampanyalarında gönüllü kameramanlık yapıyor. Teorik
ve pratik çalışmalarına Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi"nde ve
Hayal Perdesi Sinema Topluluğu"nda devam ediyor.
dunyabizim.com
04 Kasım 2008 Salı 11:30
Türk kısa filmciliğinde kalite çıtasını yükselten bir yapıt - 'Sardunya'
Abdulbaki Yavuz, Mustafa Emin Büyükcoşkun, Muhammed Yasir Düzcan, Murat Pay,
Ahmet Karaman ve aynı kuşağa mensup diğer bir kaç kısa film yönetmeni daha… Bu
genç arkadaşlarımın film yapma konusundaki müthiş gayretleri ve ortaya
koydukları Özgün çalışmalarla ayrı ayrı gurur duyuyorum. Çünkü son yıllarda
hepsinin çektikleri yapıtlarda, sinema sanatının farklı türlerine yönelik
olarak, her an patlamaya hazır büyük bir yeteneğin filizlenişine keyifle Tanık
olmaktayım.
Zengin bir adam olsaydım, hiç kuşkusuz ki yapacağım ilk işlerden biri, bütün bu
yetenekli isimlere, en azından birer projeleri için, basit teknik sorunların
derdine düşmeksizin gönüllerince film çekmelerini sağlayacak “armağan bütçeler”
sunmak olurdu. Ancak, ne yazık ki terzi henüz kendi söküğünü dikmekten âciz bir
durumda. O yüzden, ben de -en azından- bu gazetede çalıştığım sürece, yönettiğim
sinema sayfası ile onların ve Türk sinemasının geleceği adına Umut veren
yapıtlarının daima yanında olacağım.
Bugünlerde, şu ya da bu düzeyde irtibat hâlinde olduğum, kendileriyle en azından
gönül bağım bulunan bazı kısa filmci arkadaşlardan ardı ardına güzel haberler;
dahası, haberden de öte, içlerinde sinemasever kamuoyu tarafından henüz
keşfedilmemiş “küçük başyapıtlar” bulunan sürpriz DVD'ler alıp duruyorum. Bu da
yapımcılığı, yönetmenliği, senaristliği ve oyunculuğuyla her açıdan ayağı yere
sağlam basan bir sinemasal ustalığın yolunun kaçınılmaz bir biçimde “kısa
film”den geçtiğine inanan benim gibi “emekli” bir kısa filmciyi sevinçten
çılgına çeviriyor.
Önce, film yapma konusundaki o bitmez tükenmez heyecanı ve şimdiye kadarki
çalışmalarında tutturduğu yüksek anlatım kalitesinden dolayı kendisinden son
derece umutlu olduğum genç kuşak yönetmenlerden Abdulbaki Yavuz'un motive edici
haberleri ulaştı.
Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan yapım desteği almaya hak kazanan “Bir Kaplumbağa
ile Tavşan Hikâyesi” isimli yeni kısa filmini geçtiğimiz günlerde tamamladığını
sevinçle öğrendiğim Yavuz, kendisinden beklendiği üzere, yine her karesi özenle
dokunmuş bir çalışmaya imza attı. Önümüzdeki ay düzenlenecek 45'İnci Antalya
Altın Portakal Film Festivali'nin kısa film yarışmasına kabul edilen bu yapıta
ilişkin ayrıntılı bilgileri, internet sitemizdeki diğer bir haberden
edinebilirsiniz. Ayrıca, söz konusu filmin “high definiton” formatındaki şık
fragmanı da bu arkadaşımızın -ilgili haberde linkini verdiğim- kişisel sitesinde
yayınlanmaya başlandı. Merak edenler, fragmanı oradan izleyebilirler.
"Sardunya"nın senarist ve yönetmeni Mustafa Emin Büyükcoşkun, filminin kapalı
mekân çekimlerinde...
Abdulbaki Yavuz'dan sonra ikinci güzel haber de bu alanda ismini sıklıkla
duymaya başladığımız bir başka genç yönetmenden, Mustafa Emin Büyükcoşkun'dan
geldi.
2008 yılının başlarında tamamladığı “Sardunya” isimli son kısa filmi hem ulusal,
hem de uluslararası festivallerde ilgi ve beğeniyle karşılanan Büyükcoşkun,
sağolsun, filminin özenle hazırlanmış bir DVD kopyasını bana da yollamış.
“Sardunya”yı izlediğimde, gerek biçim, gerekse içerik itibarıyla son derece
yüksek standartlarda bir yapıtla karşılaştım.
Film, İstanbul'un Eminönü Meydanı”nda korsan DVD satan bir işportacının öyküsünü
anlatıyor. Her sabah tahta tezgâhıyla birlikte bu kalabalık meydandaki telefon
direklerinden birinin altına kurulan kahramanımız, olanca rutinliği içinde akıp
giden günlerden bir gün, genç bir bayan müşteriyi ağırlayacaktır. Sinema
meraklısı olduğu anlaşılan bu kız, ondan, adını o güne kadar hiç duymadığı,
(filmdeki bir nitelemeyle) “entel işi” bir Japon filmini bulmasını talep eder.
Müşterisinin bu isteğini yerine getirmek üzere, filmleri aldığı toptancının
korsan DVD üretim atelyesine gidip meslektaşından yardım isteyen genç adam,
sonunda aradığını bulur. Dahası, kendisine hiç mi hiç hitap etmeyen bir
sinemasal zevkin yansıması olan bu filme, bekâr evindeki boş bir zamanında -en
azından “track” tuşunun sıçramalarıyla tarayarak da olsa- şöyle bir göz atmayı
ihmal etmez.
Ancak, sonrasında ise günler ardı ardına gelip geçer ve beklenen müşteri bir
türlü gelmez. Satıcı çocuk için, kendisiyle ilgili olarak yüreğinin
derinliklerinde belli belirsiz gençlik fantezileri kurduğu, ancak bir türlü geri
dönmeyen bu genç kızı bekleme işi giderek bir “saplantı”ya dönüşecek ve onun
yolunu gözlerken gerçeklikle ilişkisini de adım adım kesmeye başlayacaktır.
Sardunya'nın başrolünü üstlenen genç aktör Enes Özel, sinema dünyasının
profesyonellerini kıskandıracak doğallıkta bir oyun ortaya koyuyor.
Bilim ve Sanat Vakfı bünyesinde faaliyet gösteren “Hayâl Perdesi Sinema
Topluluğu”nun bir üyesi olan Büyükcoşkun, kısa filmcilerin sıklıkla pençesine
düştükleri kimi teknik sorunları -sınırlı imkânlarına karşın- büyük bir
başarıyla bertaraf ederek, görsel ve işitsel açıdan seyri son derece zevkli bir
çalışmaya imza atmış. Bunu özellikle belirtmem gerekiyor; çünkü son dönemlerde
Türkiye'de çekilen kısa filmlerin “parlak fikir bulmak” gibi bir sorunu yok
aslında. Ancak, çoğu kez, yakalanan bu parlak fikirler yetersiz bir ses ve
görüntü kalitesinin kurbanı oluyor.
Bugüne kadar çeşitli yarışma ve festivallerde izlediğim, öyküleri açısından
gayet sağlam düzinelerce kısa filmin, salt aydınlatma ekipmanlarının
yetersizliği ya da hiç olmayışı, “auto-focus”tan kurtarılıp manuel ayarlarla
çalıştırılamayan ucuz bir kameranın netlik hataları, kamera üstü “built-in”
mikrofonların yakalayabildiği düzeyde cılız ve boğuk ses kayıtları, arızalı bir
tripotun pan ve tiltlerdeki sinir bozucu teklemeleri ya da ev tipi bir kurgu
setinin sınırlı yetenekleri nedeniyle giderek seyri zor birer gösteriye
dönüştüğüne üzüntü içinde Tanık olmaktaydım. Bu bakımdan, “Sardunya”, her
karesinde “high definition” bir kaydın keskinliğine sahip görüntüleri, özenle
belirlenmiş kamera açıları, zarif “steady” manevraları, hem çekimlerde hem de
kurgu masasında üzerinde epeyce çalışıldığı belli olan parlak pastel renkleri,
“boom mikrofon” ile yapılmış temiz ses kaydı ve dahası anlatılan meselenin özünü
düzgün biçimde yansıtan İngilizce altyazılarıyla pek de alışkın olmadığım bir
profesyonellik düzeyi içermekteydi.
Bu gibi teknik erdemlerinin yanısıra, film, anlatım olarak da gereksiz
gürültü-patırtı ve efekt bombardımanından uzakta, son derece dingin ve
minimalist bir sinema dilini benimseyerek, derli toplu bir kısa film için doğru
zamansal eşik olan 18 dakikalık süresi içinde meramını gayet güzelce aktarmayı
başarıyordu.
FESTİVALLERİN GÖZDESİNE DÖNÜŞTÜ
Dünyanın dört bir köşesindeki festivallerden davetler alan "Sardunya"dan bir
diğer enstantane...
“Sardunya”, 2008 yılı başlarında tamamlanmasının hemen ardından, Boğaziçi
Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi'nin öncülüğünde yürütülen “Hisar Seçkisi”
elemelerine katıldı; burada da yerli ve yabancı sinemacıların oylarıyla 27'nci
Uluslararası İstanbul Altın Lale Film Festivali'nde gösterilen “en iyi 10 Türk
kısa filmi” arasına seçildi. İstanbul ve 10'uncu Uluslararası Eskişehir Film
Festivali'ndeki gösterimlerinin ardından yapıta 5'İnci Yıldız Ulusal Kısa Film
Yarışması'ndan da bir “üçüncülük ödülü” geldi. Sonrasında ise “Sardunya”nın
uluslararası alandaki gösterim serüveni başladı.
Film, ilk olarak geçtiğimiz Haziran ayında, İtalya'daki 14'üncü Uluslararası
Cittadella del Corto Kısa Film Festivali'nde yabancı sinemaseverlerle buluştu.
Hemen ardından da 27-31 Ağustos tarihleri arasında Çek Cumhuriyeti'nde
düzenlenen 5'İnci Karlovy Vary Fresh Film Festival'de yarıştı. Yönetmen
Büyükcoşkun'un yabancı kısa film meraklıları arasında ilgi ve beğeniyle
karşılanan yapıtının buradan sonraki durağı ise 11-18 Ekim tarihleri arasında
İspanya'da düzenlenecek olan 13'üncü Ourense Uluslararası Film Festivali olacak.
Mustafa Emin Büyükcoşkun, "Sardunya"nın İstanbul-Eminönü Meydanı'ndaki dış
çekimlerinde...
Öte yandan, filme ilişkin bir başka güzel haber de 45'İnci Antalya Altın
Portakal Festivali'nin kısa metrajlı film yarışması ön seçici kurulundan geldi.
10-19 Ekim 2008 tarihleri arasında düzenlenecek festivale başvuruda bulunan 236
kısa filmi izleyen ön jüri, büyük jürinin beğenisine sunulacak 25 finalist
yapıtın arasına “Sardunya”yı da seçti. Böylelikle, bu yılki Altın Portakal kısa
film yarışına, Abdulbaki Yavuz ile birlikte başarıları için duacı olacağım
ikinci bir isim daha katılmış oldu.
Abdulbaki Yavuz, Mustafa Emin Büyükcoşkun, Muhammed Yasir Düzcan, Murat Pay,
Ahmet Karaman ve aynı kuşağa mensup diğer bir kaç kısa film yönetmeni daha… Bu
genç arkadaşlarımın film yapma konusundaki müthiş gayretleri ve ortaya
koydukları Özgün çalışmalarla ayrı ayrı gurur duyuyorum. Çünkü son yıllarda
hepsinin çektikleri yapıtlarda, sinema sanatının farklı türlerine yönelik
olarak, her an patlamaya hazır büyük bir yeteneğin filizlenişine keyifle Tanık
olmaktayım.
Zengin bir adam olsaydım, hiç kuşkusuz ki yapacağım ilk işlerden biri, bütün bu
yetenekli isimlere, en azından birer projeleri için, basit teknik sorunların
derdine düşmeksizin gönüllerince film çekmelerini sağlayacak “armağan bütçeler”
sunmak olurdu. Ancak, ne yazık ki terzi henüz kendi söküğünü dikmekten âciz bir
durumda. O yüzden, ben de -en azından- bu gazetede çalıştığım sürece, yönettiğim
sinema sayfası ile onların ve Türk sinemasının geleceği adına Umut veren
yapıtlarının daima yanında olacağım. Elimden şimdilik bu kadarı geliyor.
Yolları açık, bahtları aydınlık olsun…
* * *
Konuyla ilgili bazı linkler:
http://www.hisarfilm.boun.edu.tr/secki.html
http://eskfilmfest.anadolu.edu.tr/filmler19.asp
http://www.sinema.com/makale/1-6750/altin-portakal-icin-yarisacak-filmler-belli-oldu
http://www.gercekhayat.com/bolum.php?action=yazidetay&yaziid=3133&sayi=391